Yazılarımıza Yorum Yaparsanız Çok Seviniriz. ツ

Panik Atak Hakkında Bilinmesi Gerekenler

                 Panik atağı ani ortaya çıkan, dakikalardan saatlere kadar uzanabilen yoğun korku ve tedirginlik dönemidir. Panik ataklar başlı başına bir rahatsızlık değildir; panik bozukluğu, özgül fobi, sosyal fobi ve travma sonrası stres bozukluğu gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda ortaya çıkan bir belirtidir. Panik atağı beklenmedik bir anda herhangi bir tetikleyici durumdan bağımsız başlayabileceği gibi, bilinen yada özgül bir tetikleyici ile de başlayabilir. Yorgunluk, hipotansiyon, hipoglisemi gibi normal bedensel durumlar; grip, alerji yada hormonal düzensizlikler gibi sıradan bedensel hastalıklar, genel gerilimin yol açtığı kaygı, ilaç-madde etkisi yaygın tetikleyiciler arasındadır. Ancak genellikle ilk panik atağı beklenmektedir. Atak genellikle hızla artan belirtilerin olduğu on dakikalık bir dönemle başlar.

                 Ciddi bie bedensel hastalığa bağlı olmayan bedensel duyumlar (çarpıntı, hafif bir nefes darlığı vb.) o anda eşikte bekleyen içsel bir felaketin (kalp krizi, soluk kesilmesi, inme, felç, aklını kaybetme, delirme, kontrolünü yitirme, çıldırma) işareti olarak felaketleştirilerek yorumlanır. Bu yorumlamayla ortaya yoğun bir korku çıkar. Korku ise bedensel, zihinsel veya duygusal belirtilerin şiddetinin daha da artmasına yol açarak en baştaki içsel felaket ne ise ona olan inancı arttırır. Panik atağı genellikle böyle ortaya çıkan bir kısır döngüdür.
                 Duyumlar ve buna eşlik edebilecek yanlış yorumlamalar genellikle tipiktir. Duyum; kalp atışlarının hızlanması ve çarpıntı ise yanlış yorum genellikle "kalp krizi geçiriyorum, kalbim duracak, ölüyorum"dur. Duyum; nefes darlığı ise yanlış yorum genellikle "solunumum duracak ve boğularak öleceğim"dir. Görüldüğü gibi panik atağında görülen başlıca zihinsel yorumlamalar; kişinin öleceği yada kötü bir şey olacağına ilişkindir ve yoğun korku yada hisler ortaya çıkarır. Atak sonrasında kişiler genellikle kafa karışıklığı ile konsantrasyon sorunlarının eşlik ettiği, güvenlik algısının sarsıldığı bir duruma girerler. Korkunun kaynağını belirtemezler. Atak genellikle 20-30 dakika nadiren bir saatten uzun sürer. Belirtiler hızlı bir şekilde ortadan kalkabilir. Genellikle bekleme anksiyetesi denilen panik atağı sonrasında diğer bir atağın yaşanacağına dair yoğun bekleme kaygısı yaşayabilirler.

                 Panik atağı, kişiye ciddi bir düzeyde rahatsızlık veren, hayat kalitesini önemli ölçüde düşüren ve sıklıkla işlevselliği etkileyen bir durumdur. Atak sırasında yaşanan gerginlik ve sıkıntının yükü oldukça yüksek olmasının yanında; ataklar arasında da her an yaşama korkusu ile karakterize olan uyarılmışlık hali de söz konusudur. Bu da rahatsızlığın yükünü daha da arttırmaktadır. İlk ataklar genellikle acil servis başvurusu ile son bulur. Fizyolojik muayene ve tetkikler sonrası atakların herhangi bir biyolojik temele dayanmadığı tespit edildikten sonra psikiyatri uzmanlarına yönlendirilirler.

                 Kognitif terapi ve EMDR panik atağın tedavisinde etkilidir. Kognitif terapi panik atakların hastanın bedensel duyumları katastrofik (felaketleştirme) biçimde yorumlama eğilimi azaltılarak önlenmesine yoğunlaşır. Kalıcı düzelme psikoterapi sürecinde ortaya çıkan bilişsel değişikliğe bağlıdır (bedensel duyumu yorumlama ve içsel felakete inanç). Çünkü beden duyumlarının yanlış yorumlanması panik bozukluğa bağlı kaygının en güçlü öngörücüsüdür. Yani tedavi sonunda panik atağı düzelen hastalarda hastalığın yinelenmesiyle bedensel duyumların yanlış yorumlanması arasında anlamlı bir ilişki görülmektedir.

                 EMDR de bu alanda uygulanan bir yöntemdir. Panik bozuklukta EMDR; danışanın öyküsünün alınıp, değerlendirilmesinden sonra baştan sona bir tedavi süreci olarak kullanılabildiği gibi bilişsel davranışçı terapi gibi bu alanda sıklıkla kullanılan ve başarılı sonuçlar alınan diğer terapi tedavilerine eklenerek 2-3 seanslık destek uygulamaları şeklinde de kullanılabilir.

                 Danışanların öykülerine bağlı olarak EMDR tedavisine karar verildiğinde, ilk panik atağı deneyimi travmatik deneyim olarak ele alınır ve danışan bu atağa duyarsızlaşana kadar yani o anları hatırladığında rahatsızlaşana kadar yani o anları hatırladığında rahatsızlık yaşamayana kadar EMDR tekniği ile çalışır. İlk bir kaç atak denetimi bu şekilde çalışılan danışanlarda ataklara karşı daha kontrolde hissetme, bekleme kaygısında azalma ve ataklarla baş etmede gözlenme görülür.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

Çocuklarda Özgüven Gelişimi...

                     Çocuklarda bebeklik dönemiyle birlikte başlayan özgüven gelişiminin tohumları, yaşamın ilk yıllarında çocuğun birincil bakım veren kişiyle kurduğu güvenli ilişki ile ekilir. Anne-babanın ebeveynlik tutumu, çocuğun kendisine ilişkin geliştirdiği olumlu veya olumsuz düşünce yapısını etkiler. Aile, çocuğun karşı karşıya geldiği ilk sosyal çevredir ve çocuğun ruhsal ve fiziksel tüm ihtiyaçlarının ne şekilde karşılandığı çocuğun duygusal gelişiminde büyük rol oynar. Özgüven gelişiminde birincil öncelikli kurum aile olsa da, çocuğun arkadaş ve sosyal çevresinin tutumu da son derece önemlidir. Çocuk çevresinden aldığı tepkiler doğrultusunda kendiyle 'benlik algısı' geliştirir ve çevre tutumundan nasıl etkileneceği ailesinde edindiği temel güvenlik duygusunun yeterliliğiyle orantılıdır.
                     Aile içinde değerli olduğunu, sevildiğini ve saygı gördüğünü hisseden bir çocuk, sosyal çevresinden gelecek olumsuz uyaranlardan daha az etkilenir. 'Benlik' kavramı ise kişinin kendini tanıması, sevmesi ve kendisine güvenmesi olarak ifade edilebilir ve 'özgüven' kavramı ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle ailenin erken çocukluk dönemindeki katkısı çocuğun 'kendilik değerinin' olumlu yönde gelişmesi için hayati önem taşır.

Çocuklarda özgüven eksikliği olduğunu nasıl anlarız?
              ~Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanıyorsa,
              ~Kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmekten kaçıyorsa,
              ~Tanımadığı kişilerin bulunduğu sosyal ortamlara girdiğinde kendini güvende hissetmiyor ve kaygılanıyorsa,
              ~Kişisel ilişkilerinde güvenli sınırlar belirleyemiyor ve 'hayır' demekte zorlanıyorsa,
              ~Kendini yetersiz ve değersiz hissediyorsa,
              ~Süregelen bir utangaçlık ve çekingenlik duygusu içindeyse,
              ~Kendine yönetilen eleştirilere karşı aşırı alınganlık gösteriyorsa çocukta özgüven eksikliği olabileceğini düşünebiliriz.

Özgüven gelişimini desteklemek için neler yapılabilir?
                     Çocuklarda özgüven gelişimine destek olmak için eleştirel, sert ve yargılayıcı bir tutum yerine, yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemek önemlidir. Bu konuda çalışmalar yapan eğitimci yazar Robert Ramsey çocuklarda özgüven gelişimini desteklemek için ebeveynlere alışılmışın biraz dışında ancak düşündürücü tavsiyelerde bulunuyor:

              ~Çocuğunuzu defalarca uyarmış olmanıza rağmen döküp saçtığında çok tepki vermeyin, özgüvenleri böyle zamanlarda tahmin ettiğinizden daha çok zedeleniyor.
              ~Bazı sabahlar kahvaltıda pizza yemesine izin verin ki seçim hakkı olduğunu hissetsin.
              ~Çocuğunuzun şakalarına gülün.
              ~Yeni bisiklet alacak paranız yoksa, eski bisikleti boyayın ki onun için çabaladığınızı ve kendisine değer verdiğinizi görsün.
              ~Çocuğunuzu 'sürekli' uyarmayın, iki uyarma isteğinizden birini tutun.
              ~Çocuğunuzun sizi ağlarken görmesinden çekinmeyin ki olumsuzlukların da insana özgü olduğunu bilsin.
              ~Çocuğunuzun yaptığı resimleri evinizin duvarlarına asın.
              ~Çocuğunuzun en ufak çabasını bile görün ve gördüğünüzü ona söyleyin.
              ~Çocuğunuza hiç bir zaman yalan söylemeyin.

                     Özetle, yetiştiği çevrede değer gören, koşulsuzca sevilen, fikirleri önemsenen, kendisine güvenilip sorumluluk verilen ve yaptığı hata karşısında doğruya uygun şekilde yönlendirilen çocuğun özgüveni gelişir. Gelişmiş özgüven, kişinin hayatta karşısına çıkabilecek zorluklarla baş edebilmesi için önemli bir destek görevi görür.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

Mutlu İnsanların 15 Ortak Özelliği

1. ÖZ-SAYGI: Kendimi Değerli Hissediyorum.
                 Olumlu ve olumsuz yönleriyle kendisini kabul eden, insan olarak en az diğer insanlar kadar değerli hisseden birisinin öz-saygısı yüksektir.

2. ÖZ-ANLAYIŞ/ÖZ-ŞEFKAT: Kendime Karşı Merhametliyim.
                 Mükemmel insan yoktur. Hepimiz zaman zaman yanlışlar yapabiliriz, başarısız yada yetersiz olabiliriz. Böyle zamanlarda kendimize karşı aşırı eleştirel, yargılayıcı ve sert olmak yerine başkalarına merhametli olduğumuz gibi kendimize de merhametli ve anlayışlı olabiliriz.

3. UMUT: Geleceğim Bugünümden İyi Olacak.
                 Sadece çaresizlik durumlarında değil, her şey yolunda giderken de umut, bireyi bir şeyler yapma konusunda eyleme geçmeye sevk eden itici bir iç güçtür. Hedefe ulaşmak için yollar arama ve eyleme geçme de umut kavramı içinde değerlendirilmektedir.
4. İYİMSERLİK: Her Şey Yolunda (Pozitif Düşünce).
                 İyimser birey, başına gelen olayları değerlendirirken, geçici, duruma özel ve pek çok faktörden etkilenen bir durum olarak ele alır. Kötümser ise, başına gelen olumsuz olayları, kalıcı, kapsamlı ve kişisel olarak değerlendirir. İyimserin bakış açısı, "Kötü bir gündü, kötü bir yaşam değil" şeklindedir.

5. SOSYAL DESTEK: Beni Önemseyen İnsanlar Var.
                 Sosyal destek, psikolojik iyi oluş için en önemli kaynaklardan birisidir. Bireyin iyi yada kötü zamanlarında onu gerçekten önemseyen birilerini yanında hissetmesidir. Yeterli sosyal desteği alabilmeniz için de ailenizle ve yakınlarınızla olan ilişkilerinizi düzeltmenin haricinde, derin dostluklar kurmanız gerekiyor.

6. AFFEDİCİLİK: Kendimi ve Bana Yapılan Yanlışları Affediyorum.
                 Yapılan bir çalışmada bireylerin affedicilik düzeyleri arttıkça, mutluluk düzeylerinin de arttığı bulunmuştur. Affedicilik, bireyin kendisini inciten kişiye karşı hakkı olan olumsuz duygu ve yargılardan bilinçli olarak, kendi isteğiyle vazgeçmesidir. Affedici olmak yerine, birisine karşı kin ve öfke içinde olmak, zehir içip karşıdakinin zehirlenmesini beklemeye benzetilir.

7. ÖZGECİLİK/YARDIM SEVERLİK: Karşılıksız Gönülden Vermek.
                 Özgeci davranışlarda bulunma, karşı tarafı mutlu ettiği gibi yardım eden kişiyi de mutlu eder. Hayata anlam katar. Ayrıca iyi ve faydalı bir şey yapmış olmanın verdiği olumlu duygular bireyin öz-saygısını da arttırıcı etkilerde bulunur.

8. ÖZGÜNLÜK: Samimiyim ve Doğalım.
                 Özgünlük, psikoloji literatüründe, duygulanımlarda, davranışlarda ve düşünme süreçlerinde bireyin benliğinin en saf haliyle hareket etmesi şeklinde tanımlanmıştır. Özgün birey, kendisini diğer insanlara beğendirmek için yapmacık davranışlara girmez, samimidir ve doğaldır. Özgünlük (otantiklik) düzeyi düşük birey ise, başkalarının istediği birisi olmuştur. Kendisi için değil, başkaları için yaşamaktadır.

9. ŞÜKRAN DUYMA: Sahip Olduğum Güzellikler için Şükrediyorum.
                 Beynimiz olumsuz hatıraları yada olayları hatırlamada oldukça iyidir. Bu durum aslında aynı olumsuzlukları tekrar yaşamamak için beynin bireyi bir koruma mekanizmasıdır. Şükran duygusu sayesinde birey şu anda yeteri kadar güzel, olumlu ve iyi şeye sahip olduğunu fark eder. Bundan dolayı da şükran duyma etkinlikleri ile beynimize aslında ne kadar iyi ve güzel şartlara sahip olduğumuzu hatırlatmamız gerekir.

10. SOSYAL ZEKA/ŞEFKATLİ İLETİŞİM: Sevgi Diliyle İletişim Kurabilirim.
                 Tatmin edici, sağlıklı, derin ilişkiler ağı içerisinde olmak, psikolojik iyi oluş açısından olmazsa olmaz bir durumdur. Sosyal zeka, insanları anlama ve insan ilişkilerinde ustaca davranma becerisi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlarla etkili bir şekilde iletişim kurabilirler. Bu durumda yalnızlık duygularını daha az yaşamalarını sağlar.

11. AZİM VE BAŞARI: Tutkulu ve Sebatkarım.
                 Azim kavramı, tutku ve sebat olmak üzere iki bileşenden oluşur. Azimli olmanın başarıda yerine göre zeka ve yetenekten daha önemli olduğunu ortaya koyan araştırmalar var. Kişi başladığı bir işte tutkuluysa ve kararlı bir şekilde sonuna kadar gidebiliyorsa başarı ihtimali çok yüksektir. Başarılı olma da öz-saygıyı ve öz-güveni desteklediğinden psikolojik iyi oluşu önemli düzeyde etkiler.

12. YAŞAMIN ANLAMI ve AMACI:Hayatımın Anlamı Var.
                 Yaşamda bir anlam ve amaç bulmak, belki de insanın önündeki en zor iştir. Anlamlı bir yaşam mutluluğun en önemli ayaklarından birisidir. Yaşamda anlam kaynakları bulmak önemlidir. Yaşam amaçları ise yaşamın anlamıyla çok yakından ilişkilidir. Erdemli ve iyi bir insan olmaya yönelik amaçların yanında insanın yaşam amacının kendinden büyük bir iyiliğe hizmet ediyor olmasının farkındalığı da önemli noktadır. İyi insan olmaya yönelik amaçlar, psikolojik iyi oluşa daha yüksek düzeyde katkı sağlar.

13. BİLİNÇLİ FARKINDALIK: Zihnim Şimdi ve Burada.
                 Mindfulness olarak da adlandırılan bilinçli farkındalık kavramı, zihni ve bedeni aynı noktada buluşturma becerisidir. Farkındalık her ne yapıyorsak dikkati ona maksatlı olarak yönlendirmek ve yargılamadan gözlemlemek anlamına geliyor. Farkındalık, bir nevi yaşama dokunmaktır, yaşadığını hissetmektir. Konuşurken, dinlerken, yemek yerken, yürürken, bir müziği dinlerken o anları gerçekten yaşamak ve hissetmektir. (Yargıların ötesine geçmek).

14. YENİLİĞE AÇIK OLMAK: Öğrenmeyi Seviyorum.
                 Entelektüel bireyler, bilgi ve kültür düzeyi yüksek, meraklı, öğrenme aşkıyla dolu, deneyimlere açık, sıra dışı yaşam becerilerine sahip ve yaratıcı bireylerdir. En belirgin özellikleri de meraklı olmaları ve öğrenme sevgileridir. İnsan olmanın gereği olarak bilme-anlama ve estetik ihtiyaçlarımız vardır. Entelektüel faaliyetler bu ihtiyaçların karşılanması ile ilgilidir. Okumak, yazmak, sanatsal bir faaliyetle ilgilenmek, seyahat etmek ve daha pek çok zihinsel etkinlik entelektüel faaliyetler arasında sayılabilir.

15. AKIŞ: Zaman Durmuş Gibi.
                 Akış kavramı, pozitif psikolojinin kurucularından M. Csikszentmihalyi tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Ona göre akış, bireyin meşgul olduğu işe tam odaklanması, zamanın nasıl aktığını hissetmemesi ve bundan yüksek düzeyde keyif alması olarak nitelendirilmektedir. Bu bir bakıma kişinin sevdiği işi yapması, yaptığı işi sevmesi olarak da ifade edilebilir. Bunu sağlayabildiğinde, yaptığı işten keyif alacak ve bu da olumlu duyguları daha sık yaşamasına yardımcı olacaktır.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

İnterneti Hızlandıracak Yeni Protokol

                     İsmi lazım değil veri canavarı, aradığımız her şeye -doğru yada yanlış- bir cevap buluyor, karşılığında sahip olduğumuz her şeye ortak. Ama hakkını yememek gerek, geliştiricileri interneti herkes için daha hızlı hale getirmek için canla, başla çalışıyorlar. 10 yıl kadar önce tanıtılan ve internet hızlandırma insiyatifi çerçevesinde deneysel olarak sunulan SPDY protokolü ile gelen HTTP eklentileri sayesinde sayfa yükleme hızı %50'ye kadar artmıştı. IETF (İnternet Mühendisleri Özel Timi) de HTTP/2 standardını hazırlarken SPDY protokolünün sayısız konseptinden "esinlendiler". Ama HTTP'ye yenilik getirmek, duvarları rutubetli bir odanın tavanını boyamak gibi. İnternet bağlantısında veriler bir protokoller yığınından geçiyor. HTTP/2 bunların tepesinde durup gelen veriyi TCP protokolüne, o da IP protokolüne geçirir.

                     Bağlantınızı şifrelemek isterseniz (ki günümüzde kaçınılmaz), HTTP/2 ve TCP arasına bir katman daha sıkıştırmanız gerekir, o da TLS yardımıyla olur. Tavan'ın boyasını bitirip parkeleri yenilemeye çoktan geçmiş olan Google tarafından 2013 yılından bu yana deneysel olarak kullanılan QUIC (Quick UDP İnternet Connections), TCP protokolüne ciddi bir alternatif. IETF şimdi bu fikri HTTP/3 için kullanıyor.
TCP birçok dezavantaja sahip...
                     Protokol yığınlarının en büyük problemi, her katmanı (HTTP/2) kendi içinde optimize ettiğinizde diğer katmanların avantajlarını bir miktar da olsa yok etmek zorunda kalmak. HTTP/2 orneğinde dezavantaj, hemen altındaki TCP protokolünün oluşturduğu engel. Mesela TCP üzerinde aşırı yüklenmeyi önlemek için kullanılan Slow Start, aynı zamanda veri transferini geçiktiren bir faktör. Gerçekte paralel veri aktarımı uzun zamandır mümkün ancak TCP her bağlantı için 3 katmanlı bir handshake eklediği, ayrıca her biri için şifreleme oluşturması gerektiği için ilk 1 bit verinin aktarımı yarım saniyeden önce gerçekleşmiyor. Bu nedenle HTTP/2 tarafında tek bir TCP akışı içine bir kaç bağlantı sığdırılabilir. Zaten geriye sadece bir TCP tokalaşması ve bir şifreleme teknolojisinin uygulanması kalıyor. QUIC, bununla uğraşmaktansa iki paket başlığı tanımlıyor. İçinde QUIC parametreleri ile şifrelemenin bulunduğu uzun bir başlık, diğeri ise diğer tüm veri paketlerini içeren daha kısa bir başlık.

UDP ile daha da hızlı...
                     TCP protokolünün başka sorunları da var, Transfer sürecinde kaybolan bie veri paketi diğer verilerin hızını da düşürüyor çünkü kayıp paket tekrar gönderilip doğrulanana kadar diğer veriler beklemede kalıyor. Burada QUIC ise bu noktada çok verimli, zira bir kaç QUIC veri akışı için birbirinden bağımsız olarak aktarılan paralel HTTP bağlantıları kurabiliyor. Paketlerden biri kaybolsa bile diğer paketler aktarılmaya devam ediyor. QUIC ayrıca hem yukarıda bahsettiğimiz TCP kaynaklı gecikmeden kaçınmak, hem de sunucu, modem gibi ağ donanımları ile uyumluluğu sağlamak amacıyla TCP'nin kardeşi diyebileceğimiz UDP (User Datagram Protocol) protokolünü kullanıyor.

                     Tıpkı TCP gibi, UDP'nin de kökleri aslında 70'li yıllara kadar gidiyor, yani eski bir teknoloji. Ancak o dönemde basit bir protokole ihtiyaç vardı ve UDP de bu ihtiyacı tam olarak karşılıyordu. Herhangi bir bağlantı olmadan çalışabilmesi sayesinde handshake protokolleri ve güvenlik gibi adımları tamamen atlamak mümkün. UDP ayrıca kayıp veya tekrar eden veri paketlerini de önemsemiyor. Yani göründüğü kadar kontrolsüz bir ortam. Bu noktada QUIC devreye giriyor ve uygulama seviyesinde çalışarak bağlantıları bağımsız olarak uygun IP adreslerine atıyor. Hatta daha da ileri gidip, QUIC kullanan bir cihazın bağlantısını koparmadan ağ değiştirmesine bile olanak tanıyor.

                     Mesela cep telefonunuz evdeki Wifi bağlantısı üzerinden dosya indirirken evden çıkığ hücresel veriye geçtiğinizde bile bağlantınız kopmayabiliyor. Bu stratejinin avantajını şöyle özetlemek mümkün; QUIC protokolü kullanıcı seviyesinde çalıştığı için doğrudan tarayıcı içinde Chrome hizmetlerine bağlanırken bu protokol kullanılıyor. QUIC ile gelen yeni özelliklerin işletim sisteminden bağımsız olarak sadece tarayıcı güncellemesi ile kullanıcıya sunulabilmesi de ayrı bir avantaj. Bağlantının aşırı kötü olması ve kaybolan paketlerin sayısının artması durumunda da QUIC insiyatif alıyor, önemli gördüğü paketleri ikinci kez gönderiyor. Eksi yönlerinden biri ise dağınık hale gelmiş olması, yani farklı tarayıcılar için farklı sürümleri var.

Tümleşik şifreleme...
                     QUIC protokolü internet bağlantısının hızını arttırmanın yanında güvenliği arttırmayı da amaçlıyor. IETF, yemi TLS1,3 sürümünü QUIC içine antegre etmek niyetinde, zira içeriklerin hepsi, başlıkların ise çoğu şifreli. Diğer taraftan şirketler bu protokolde güvenlik riskleri olduğunu iddia ediyorlar. Sebebi ise güvenlik duvarlarının veri paketlerini kontrol edemiyor olması.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

İdeal Bedenimizi Nasıl Koruyacağız?

                          Hızlı yada yavaş, kendi hızımızda kendi ideal bedenimize bir şekilde geldik. Peki bu bedende nasıl kalacağız? İşte en çok sorular sorulardan birisi de bu. İdeal bedende kalmak çok kolaydır. Vücudumuz ideal bedende ise, zaten hem sindirim sistemi hem endokrin sistem düzenli çalışıyor, biz de ritmil yemeyi öğrenmiş, artık tatlıların ve hamur işi gıdaların esiri olmaktan kurtulmuşuz demektir. Nasıl çocuklar büyüdüklerinde iştahları fazla olmazsa, biz de artık küçülüp ideal bedene geldiğimizden dolayı, eskisi gibi yüksek kalitede enerjiye o kadar ihtiyacımız yoktur.

                          Biz aslında eski ve çok tadilat görmüş bir malikaneyi baştan restore edip orjinal haline getiriyoruz. O malikane ilk yapım aşamasında, orjinal projesine uygun olarak yapıldı. Sonradan biz ona garaj ilave ettik, bahçe ve balkonunu kapattık, oda yaptık, sonra üst kat balkonlarını kapattık, daha sonra dışarıya bir güneşlik ilave ettik. En sonunda bir de baktık ki orjinal bina kocaman olmuş. Tıpkı biz şişmanlarken, bizde olanlar gibi... Her sistem dengesi bozulup vücut genişlediğinde, adeta vücudumuza bir balkon daha eklendi ve biz şişmanladık. Şimdi ise sistemi geriye yükleyip, binada, yani vücudumuzda restorasyon yapıp eski bedenimize kavuştuk. Bu restorasyon sırasında bol malzeme ve enerji ihtiyacımız oldu ama restorasyon tamamlanınca enerji ve malzeme ihtiyacımız da bitti. İşte anlatmak istediğimiz de tam olarak buydu, artık ideal bedene geldiğimiz için bedeni orada tutmaya yarayacak ekstra bir enerjiye ihtiyacımız olmaz. Dolayısıyla orada kalabilmek için yapmamız gereken ek bir şey de yoktur. Tıpkı, binanın restorasyonundan sonra tek yapılması gerekenin günlük temizlik ve aylık bina bakımları olması gibi. :) Bunların dışında para harcayacağımız veya malzeme ihtiyacımız olan bir işlem yoktur.
                          Diyetlerden sonra tekrar şişmanlamamızın nedeni, diyette kaybettiğimiz destek dokularımızı geri almak zorunda olmamızdandır. Diyet yaparak kilo kaybedebiliriz ama bu kaybettiğimiz kilolar daima destek dokulardan olmuştur. Biz de bina restorasyonunda binanın sağlam kısımlarını satarak bina restorasyonu yapmaya kalksaydık, restorasyonu daha bitiremeden o kısımları geri almak için paraya, yani enerjiye ihtiyacımız olacaktı. Halbuki dışarıdan para bularak, yani daha iyi beslenerek vücudumuzun restorasyonunu tamamladık. O nedenle artık bir enerjiye ihtiyacımız yok.

                          Düşünün, sistem geri yüklendi, siz ideal bedende ve ideal kilodasınız, üstelik aç da değilsiniz. Hiç bir yiyeceğin özlemini çekmiyorsunuz. Bu durumda bedeninizi bozacak ne olabilir? Bozacak olan yine siz kendiniz olabilirsiniz. Zaten geçmişte orjinal bedeninizi de bozmuştunuz. Yapmanız gereken tek şey, vücudunuzun verdiği işaretleri iyi anlayıp ona göre davranmaya devam etmektir.

                          Biliyorsunuz ki zayıflamada şevkimizi kıran en önemli unsurların başında güven unsuru geliyor. Hasta, uyguladığu tedaviye güvenmek istiyor. "Uğraşıyorum, sonunda çabalarımın meyvesini almam gerekli" diye düşünüyor. Hasta, önünde örnekler olunca tedaviye daha bir hırsla sarılır, kurallara daha fazla uymaya gayret eder. O nedenle anneler çok zayıf doğsa bile bebeklerini pamuklar içinde damlalıkla besleyerek, yavaş da olsa büyütüp onlarla gurur duymaya çalışır. Çünkü bilirler ki, eninde sonunda her bebek gibi kendi bebekleri de adım adım büyüyecek ve sağlıklı bir çocuk olacak. Bu çabayla her gün, belki de hiç uyumadan o bebeğe bakmaya ve aynı gururu yaşamaya çalışırlar.

                          Ama zayıflamada örnekler o kadar az ki. "Sen Başaramazsın" , "ölümü gör şu tatlıyı senin için yaptım, haydi ye, bir şey olmaz" konuşmaları o kadar çoktur ki, her geçen gün hırsınız azalır. Hele bir de başarınızı kilo ile ölçmeye başlarsanız, vücudunuz tam rayına girecekken yeme sistemini bozar ve "ben bu işi başaramıyorum" dersiniz. Maalesef kiloluların, bebek bakan annelerinkinden daha çok fazla düşmanı vardır. En yakın bildikleriniz bile siz çaba gösterirken azminizi kırmak için ellerinden geleni yaparlar. Hatta komşunuz sadece konuyu açmak için bile "Komşu sen bu aralar kilo mu aldın?" diyebilir. Aslında kilo aldığınızı fark ettiği falan yoktur, sadece o gün çoluk çocuk nasıl veya ne pişirdin bugün demek yerine, kilonuzdan bahsetmek istemiştir. Biraz inceldiğinizi fark edip, "bu kadar yiyerek nasıl incelir" diye gizli gizli kıskanmış bile olabilir. Ama bu sözün sizde yaratacağı yıkılmayı hiç düşünemez. Bu, onun için sadece havadan sudan bir konuşmadır.

                          Tüm bunlardan anlıyoruz ki, obezite, bedenimizi bebeğimiz gibi görerek biraz daha şefkat göstermemiz gereken ve asla başkaları ile paylaşmadan, bedenimizin aklı ile kaliteli beslenerek çözebileceğimiz bir hastalıktır. O yüzden ne yaparsanız yapın bunu asla başkalarına söyleyerek veya anlatarak değil, desteği de cesareti de kendi içinizde yaratın. Siz kilo verdikçe, çevreniz zaten sizdeki değişikliği fark edecektir.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

İnternette Unutulma Hakkı!

                       Unutulma hakkı ile ilk defa 2014 yılında tanıştık. Ancak bu hak bir süre sonra sadece Avrupa ile sınırlı kalacak gibi görünüyor. İstenmeyen linkleri ve arama kayıtlarını sildirmek sadece Avrupa Birliği üyesi ülkeler için bir hak olacak. Peki bunu nereden çıkardık? 10 Ocak 2019'da Avrupa Adalet Divanı Başsavcısı Maciej Szpunar'ın açıkladığı bir görüşten. Başsavcının görevlerinden bir tanesi de hakimlere AB kanunları hakkındaki uzmanlığını kullanarak karar vermelerine yardımcı olacak tavsiyeler vermek. Hakimler arasındaki genel temayül, bir karara varırken başsavcının tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmek.

                       Şu anda yapılan uygulama 2014 yılında karara bağlanan bir davayı temel alıyor. Avrupa Adalet Divanı hakimler "unutulma hakkı"nı ilk defa bu dava sırasında ortaya attılar. Görüşülen davada bir İspanyol aşırı borçlılık nedeniyle mülkünün haciz edilmesi hakkında bir haber içeren bir makaleye giden linkleri sildirmek ve arama sonuçlarında çıkmasını engellemek istemişti. Haklıydı, zira sözü edilen haciz 1998 yılında gerçekleşmişti ve artık böyle bir sorun bulunmuyordu. Bu yüzden de adının arama sonuçlarında görülmesini istemiyordu. Adelet Divanı davacıyı haklı buldu. O tarihten itibaren bu tür sorun yaşayanlar Google'dan linkleri silmesini ve arama sonuçlarından kaldırmasını isteyebiliyor.
                       Google'ın Şeffaflık Raporuna göre 29 Mayıs 2014'ten beri toplam 763,728 silinme isteği geldi. Bu da veritabanında yer alan 2.93 milyon URL'ye denk geliyordu. Bu isteklerin yüzde 90 gibi büyük bir çoğunluğu kişisel istekler. Listede 160,000 ile Fransızlar başı çekiyor. Hemen arkasından 120,000 ile Almanlar geliyor. Yapılan her başvuru detaylı bir şekilde inceleniyor. İnceleme sonucunda isteklerin yüzde 44,1'inin haklı bulunduğu ve linklerin arama indeksinden silindiği açıklandı. Genelde bu silinmeler, ilgili ülkelerin yerel veritabanlarından yapılıyor.

Son kararı Danıştay verecek!
                       Fransa'nın en yüksek mahkemesi, Conseil d'Etat (Danıştay) Avrupa Adalet Divanı'ndan kararı detaylandırmasını istedi. Bu talebin nedeni, bazı Fransız vatandaşların mahkemeye bu linkleri sadece yerel Google indeksinden değil, Google'ın genel indeksinden kaldırması talebi ile başvuru yapmış olması. Google şimdiye kadar silme işlemini sadece ilgili ülkelerin indekslerinden yaptı. Fransız kişisel verileri koruma kurumu CNIL, Google'ın bu kararına karşı çıktı ve konuyu Danıştay'a götürdü.

Mantıklı geliyor: AB kanunları sadece AB'de geçerli...
                       Başsacvı Szpunar'a göre AB kanunları sadece AB üyesi ülkelerin sınırları içinde geçerli ve bunu dünya çapında uygulamak mümkün değil. Bu yüzden de, kanun gücüyle linkler kaldırılacaksa, bu sadece yerel veritabanlarından yapılabilir. Peki bir Fransız vatandaşı Google'ın ABD sürümünü kullanıp arama yapar ve söz konusu sayfayı bulursa ne olacak? Böyle bir durumun söz konusu olmaması için Szpunar'ın önerisi geo-blocking kullanmak. İnternette belli sayfalara belli bölgelerden erişimi kısıtlamak mümkün. YouTube'a girip "bu içerik ülkenizde kulanılmaz" mesajını görmemiş olanınız yoktur. Aynı sınırlamayı Google aramalarına da uygulamak mümkün. Fransa'dan Google'ın ABD sürümüne bağlanan bir kullanıcı (Google.fr yerine Google.com) arama sonuçlarında Fransa tarafından temizlenmiş linkleri görmemeli. Bu sınırlamayı aşmak isteyen kullanıcılar ise VPN kullanmalı. VPN kullanarak AB üyesi olmayan bir ülkeden Google'a bağlanmış gibi göründüğünüzde filtrelenmemiş arama sonuçları ile karşılaşıyorsunuz.

Paradoks: GDPR Unutulma Hakkını engelliyor...
                       Her ne kadar paradoks gibi görünse de, Szpunar'ın içeriğin tamamen silinmemesi gerektiğini söylemesi 2018 Mayıs ayından beri yürürlükte olan General Data Protection Regulation (GDPR - Genel Veri Koruma Kanunu) nedeniyle oluyor. Bu yasada birbiri ile çelişen meddeler var. Bir tanesi AB ülkeleri içinde "unutulma hakkı" verirken, 17. madde "ifade ve bilgilendirilme özgürlüğü"nü düzenliyor ve buna dayanarak bu verilerin silinmemesi gerekiyor. Bu yüzden her dava ele alınırken bir taraftan davacının taleplerinin haklılığı, bir taraftan da toplumun bilgi alma hakkı gözetilmek zorunda.

                       Başsavcı bu yüzden kamu yararını korumak için verinin tamamen silinmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Davayı izleyen uzmanlar, kabağın en sonunda Google'ın başına patlayacağı konusunda hemfikir. Örneklerden de gördüğümüz gibi, her gün bir ton silinme isteği ile karşılaşacak olan Google her bir isteği detaylı olarak incelemek ve karara bağlamak zorunda. AB vatandaşları da başvuru yapmaktan hiç mi hiç çekinmiyor.

                       Avrupa Adalet Divanı'nın Başsavcısı Szpunar'ın görüşü doğrultusunda karar verip vermeyeceğini bilmiyoruz. Hakimler zamanında onun görüşlerine ters düşmüştü. Başsavcı 2014'te konu önüne geldiğinde Google'ın linklerin işaret ettiği web sayfalarının içeriğinden sorumlu olmadığını söylemişti. Hakimler ise bu linklerle bulunan sayfaların bir kişisel profil oluşturmak için kullanılabileceğini düşündüler. Bu düşünceye paralel olarak Google'ın da arama sonuçları ile elde edilen bilgilerde sorumluluğun olduğuna karar vermişlerdi.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

Felçten İyileşme, Genetikle İlişkili...

                    Yeni bir araştırma, belli bir gene sahip olan kişilerin felçten ve diğer travmatik beyin hasarından daha kolay iyileşebildiğini ortaya koyuyor. Adına CCR5 denen bu gen, kısa süre önce parlayan CRİSPR bebek tartışmasının da tam merkezinde olan gen. Bir çinli bilim insanı HİV'e dirençli bebekler geliştirmek için iki embriyodan bu geni sildi. CCRr5 geni taşımayan insanlar gerçekten de HİV'e karşı daha dirençli oluyor ve Maraviroc adlı HİV ilacı da CCR5 reseptörünü bloklayarak etki gösteriyor.

                    Cell dergisinde yayımlanan bu yeni tarihli araştırmada, bilim insanları Maraviroc'u farelere verip CCR5 reseptörlerini blokladığında, farelerin yürüyüşünde ve uzuvlarını kontrol edişinde iyileşme olduğunu gözlemlediler. Bu fareler felçli değildi ancak bulgular hastalığa ışık tutabilir çünkü inme sonrası insanlar vücutlarını kontrol etmekte yada hareket ettirmekte zorlanabiliyor.
                    Ne var ki bir şeyin hayvanlar üzerinde etki göstermesi, aynı etkinin insanlarda da görüleceğinin garantisi değil. O yüzden de CCR5 geninin insanlarda ve felç tedavisinde nasıl etki gösterdiğini görmek için, araştırmacılar Tel Aviv Üniversitesinde zaten sürdürülmekte olan, hafif yada orta şiddette inme geçirmiş 450 hastanın takip edildiği çalışmanın bilim insanlarıyla işbirliği yaptılar. Tahmin edildiği gibi, bu gene sahip olmayan hastaların geni bulunduran hastalara kıyasla hem fiziksel olarak (yani uzuvlarını kontrol etme bakımından) hem de zihinsel olarak (sözel işlev ve dikkat konusunda) daha kolay iyileştiği görülmüş.

                    CCR5'in noksanlığı iyi bir şey gibi görünse de araştırmanın başyazarı; bu genin de faydaları olabilir, örneğin geçmişte yapılan araştırmalar, genin anı oluşumunu durdurmada önemli rol oynadığını gösteriyor. Anılar, beyin hücresi gruplarının bir uyaranı takiben bağlanmasıyla oluşuyor. CCR5 ise hücre gruplarına belli bir uyaran bağlanmamalarını söylüyor. Mutfağa girip tavaya yumurta kırdığınızda "bunu yaptığınızı hatırlamak istersiniz". Ama bu anının bahçeden gelen gürültüyle de ilişkilenmesini istemezsiniz. İşte CCR5'in tam burada devreye girdiği düşünülüyor.
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

BLOG YAZILARIMIZA ABONE OLUN

DUYURU!
GönüLLü Yazar Kadromuzu Oluşturuyoruz.
Sende Sitemizde Yazar Olmak İster Misin?
O Halde Hemen Bize Ulaşın :)

SON YAZILAR

DUYURU;

Sponsorlarımız

GÖRÜNÜM

Sitemiz En İyi Chrome iLe Görüntülenir!
© Copyright 2016 Web Long