Bebek Odaları Nasıl Dekore Edilmeli?

                   Evin kesinlikle en tatlı yeri olan bebek odaları tüm anneleri ve anne adaylarını, hazırlık aşamasında bile oldukça heyecanlandırmaktadır. Klasik bir söz olsa da gerçekten her anne, çocuğu için en iyisini ister. Bu yazımızda bebek odası hazırlama aşamasında sizlere yardımcı olabilecek önerilere yer vereceğim.

                   Öncelikle bebeğinizin odası için bir konsept belirleyin ve seçeceğiniz mobilyanın kanserojen madde içerip içermediğine dair sertifikalı olmasına özen gösterin. Mümkünse organik, ham ağaçtan üretilmiş mobilyalar tercih edin. Seçiminiz boyayla renklendirilmiş mobilyalardan yana ise boyasının kokusuz, tutkalının organik ve kullanılan ağacın kaliteli olup olmadığına bakın. Estetik görüntüden önce bebeğinizin sağlığı ön planda olmalıdır. Bebek odasında hangi malzemeyi seçerseniz seçin muhakkak odayı minimum bir ay öncesinden havalandırın, belli zaman dilimlerinde temizlik işlemini gerçekleştirin ve sonrasında bebeğinizin kıyafetlerini, eşyalarını yerleştirin.

                   Bebek odasında tercihiniz ileride de kullanılması açısından, büyüyen yataklardan yana olabilir. Klasik bebek yataklarını da kullanabilirsiniz tabii... Önemli olan yatağın bebek için güvenli ve parmaklıklı, parmaklıklarının da alçalıp yükselebilen şekilde olmasıdır. Kalite, fonksiyonellik, güvenilirlik, estetikten daha da önemlidir. Eğer bebeğinizin odasının duvarlarında işlem yapmak istiyorsanız, mobilyalar gelmeden önce bunu bitirmeniz gereklidir. Duvarları su bazlı, insan sağlığına olumsuz etkisi olmayan sprey boyalarla renklendirebilir, veya odanın konseptine uygun sticker'larla neşelendirebilirsiniz. Duvar ve mobilyalarda renk olarak kız-erkek ayrımı yapmaksızın beyaz, krem, açık gri renklerini tercih etmenizi öneriyorum. Duvarlara asacağınız panolar ve ışıklandırmalarla ve odada bulunan oyuncakların rengarenk oluşuyla oda zaten eğlenceli bir görünüme kavuşacaktır.

                   Halı, perde ve tavandaki aydınlatma ürününü odayla bir bütün halinde düşünün ama takım halinde düşünmeyin. Eğer tavanlarda biraz hareketlilik istiyorsanız yıldızlar, bulutlu gökyüzü, astronomiyle ilgili desenler kullanabilirsiniz. Bebek odalarındaki aydınlatma sarı ışık olmalı, mümkün olduğunca göz yormamalı ve oda maksimum seviyede gün ışığıyla aydınlatılmalı.
                   Yatak nevresimleri, perde organik malzemeden, halı ise doğaya dost ve tabanı kaymayan malzemeden olmalıdır. Oyuncak seçimlerinde doğal malzeme, kaliteli tekstil ürünlerini tercih etmelisiniz. Mobilya seçiminizde bebeğin odasının ebat ve ölçülerini asla göz ardı etmeyin. Kapı boşluk, pencere boşluk, priz yerleri dahil tüm ölçüleri komple alıp öyle giderseniz işiniz çok daha kolaylaşacaktır. Odanın duvarlarına veya yatağın parmaklık kısmına renkli ponponlar, flamalar asabilirsiniz.

                   Duvarlarda bebek odasına uygun konsept çerçeveler, raflar, yazılar olursa oda daha da hareketlilik kazanacaktır. Bebek mobilyalarında erkek bebekler için en çok öne çıkan temalar, denizcilik, küçük prens, balon ve fil iken... Kız bebekler için prenses, şato, unicorn ve masal dünyası ön plandadır. Zincir bebek mağazalarının bebek odaları için hazırladıkları konseptlerine bağlı kalmaksızın aklınızda olan temayı kendiniz de yaptırabilirsiniz. Emzirme koltuğu ve alt değiştirme komodini bir anne için çok önemli ünitelerdir. Muhakkak bebek odasında bu eşyalara yer ayırın. Bebeğinizle beraber sağlıklı, huzurlu ve eğlenceli bir atmosfer oluşturmayı her daim her yerde ön planda tutun.

Unutmayın! Sizin huzurunuz, bebeğinizin huzurudur...
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Böğürtlen'in Faydaları

                   Böğürtlen, gülgillerden yol kenarlarında sıkça görülen, dikenli bir bitkidir. Hamken kırmızı olan meyveleri olgunlaştıkça siyahlaşır. C ve K vitamini açısından oldukça zengindir. Fenolik asitler, flavonoidler, flavonoller antosiyanositler gibi zararlı moleküllere karşı çalışan bileşenler içerir. Kanı temizleme özelliği, birçok sağlık probleminin nedeni olabilecek oksidatif hasarı gidererek vücudu bir dizi hastalıktan korur. Kökü, yaprağı ve meyvesi sağlığa son derece faydalıdır.
FAYDALARI; Böğürtlen ve yaprağı bademciklerdeki, ağızdaki, dildeki ve diş etlerindeki iltihapları giderir. İyi bir idrar söktürücü ve toksin atıcıdır. Yüksek tansiyonu mesane taşlarını düşürür, yaprağı göz rahatsızlıklarına da iyi gelir. Böğürtlen ve yaprağı dışarıdan kullanımında ağrı kesici etki de gösterir. Yanıklara ve hemoroite iyi gelir. Taze yapraklarının lapası rahatsız bölgeye uygulanır. Kökünü kaynatarak suyunu içmek kan şekerini düşürür. Yaşlılığın sebep olduğu hafıza kaybını engeller. Taze sıkılan suyu bekletilmeden içilirse ishali giderir. Solunum yolları rahatsızlıklarına oldukça faydalıdır. Kansere karşı etkilidir. Kemikleri güçlendirir; Damar sorunlarına yardımcı olur, kalbi korur, kolesterolü düşürür, düzenli barsak hareketlerini teşvik eder, kan şekeri seviyesini kontrol eder. Hafıza kaybını önler, ağız bakterilerini öldürür. Kilo vermeye yardımcı olur. Kemik sağlığını destekler. Böğürtlen ve yaprağı ayaklardaki yorgunluğu giderir, cilde de gerginlik ve parlaklık kazandırır.

KULLANIŞI;
                   Meyvesi: Taze tüketilir, şurubu ve reçeli yapılır, pastalarda kullanılır.
                   Yaprağı: 20 gram yaprak bir litre suda veya 2 çorba kaşığı 0,5 lt. suda çay gibi haşlanır, demlenerek süzülür. Günde 4 defa aç karnına birer çay bardağı içilir. Bu su ile gargara ağız, dil, diş etlerine ve bademcik iltihaplarına faydalıdır.
                   Lapası: Çiğ olarak körpe yaprakları ezilip lapa yapılır. Dışarıdan kullanılışı hemoroite iyi gelir, ciltteki hafif yanıklarda etkilidir.
                   Kökü: Kıyılmış olarak, yapraklarda verilen ölçü ile 10 dakika kaynatılır, 1 saat demlendirdikten sonra süzülerek içirilir. Kandaki şekeri ve mesanedeki kumları düşürür.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Panik Atak Hakkında Bilinmesi Gerekenler

                 Panik atağı ani ortaya çıkan, dakikalardan saatlere kadar uzanabilen yoğun korku ve tedirginlik dönemidir. Panik ataklar başlı başına bir rahatsızlık değildir; panik bozukluğu, özgül fobi, sosyal fobi ve travma sonrası stres bozukluğu gibi psikiyatrik rahatsızlıklarda ortaya çıkan bir belirtidir. Panik atağı beklenmedik bir anda herhangi bir tetikleyici durumdan bağımsız başlayabileceği gibi, bilinen yada özgül bir tetikleyici ile de başlayabilir. Yorgunluk, hipotansiyon, hipoglisemi gibi normal bedensel durumlar; grip, alerji yada hormonal düzensizlikler gibi sıradan bedensel hastalıklar, genel gerilimin yol açtığı kaygı, ilaç-madde etkisi yaygın tetikleyiciler arasındadır. Ancak genellikle ilk panik atağı beklenmektedir. Atak genellikle hızla artan belirtilerin olduğu on dakikalık bir dönemle başlar.

                 Ciddi bie bedensel hastalığa bağlı olmayan bedensel duyumlar (çarpıntı, hafif bir nefes darlığı vb.) o anda eşikte bekleyen içsel bir felaketin (kalp krizi, soluk kesilmesi, inme, felç, aklını kaybetme, delirme, kontrolünü yitirme, çıldırma) işareti olarak felaketleştirilerek yorumlanır. Bu yorumlamayla ortaya yoğun bir korku çıkar. Korku ise bedensel, zihinsel veya duygusal belirtilerin şiddetinin daha da artmasına yol açarak en baştaki içsel felaket ne ise ona olan inancı arttırır. Panik atağı genellikle böyle ortaya çıkan bir kısır döngüdür.
                 Duyumlar ve buna eşlik edebilecek yanlış yorumlamalar genellikle tipiktir. Duyum; kalp atışlarının hızlanması ve çarpıntı ise yanlış yorum genellikle "kalp krizi geçiriyorum, kalbim duracak, ölüyorum"dur. Duyum; nefes darlığı ise yanlış yorum genellikle "solunumum duracak ve boğularak öleceğim"dir. Görüldüğü gibi panik atağında görülen başlıca zihinsel yorumlamalar; kişinin öleceği yada kötü bir şey olacağına ilişkindir ve yoğun korku yada hisler ortaya çıkarır. Atak sonrasında kişiler genellikle kafa karışıklığı ile konsantrasyon sorunlarının eşlik ettiği, güvenlik algısının sarsıldığı bir duruma girerler. Korkunun kaynağını belirtemezler. Atak genellikle 20-30 dakika nadiren bir saatten uzun sürer. Belirtiler hızlı bir şekilde ortadan kalkabilir. Genellikle bekleme anksiyetesi denilen panik atağı sonrasında diğer bir atağın yaşanacağına dair yoğun bekleme kaygısı yaşayabilirler.

                 Panik atağı, kişiye ciddi bir düzeyde rahatsızlık veren, hayat kalitesini önemli ölçüde düşüren ve sıklıkla işlevselliği etkileyen bir durumdur. Atak sırasında yaşanan gerginlik ve sıkıntının yükü oldukça yüksek olmasının yanında; ataklar arasında da her an yaşama korkusu ile karakterize olan uyarılmışlık hali de söz konusudur. Bu da rahatsızlığın yükünü daha da arttırmaktadır. İlk ataklar genellikle acil servis başvurusu ile son bulur. Fizyolojik muayene ve tetkikler sonrası atakların herhangi bir biyolojik temele dayanmadığı tespit edildikten sonra psikiyatri uzmanlarına yönlendirilirler.

                 Kognitif terapi ve EMDR panik atağın tedavisinde etkilidir. Kognitif terapi panik atakların hastanın bedensel duyumları katastrofik (felaketleştirme) biçimde yorumlama eğilimi azaltılarak önlenmesine yoğunlaşır. Kalıcı düzelme psikoterapi sürecinde ortaya çıkan bilişsel değişikliğe bağlıdır (bedensel duyumu yorumlama ve içsel felakete inanç). Çünkü beden duyumlarının yanlış yorumlanması panik bozukluğa bağlı kaygının en güçlü öngörücüsüdür. Yani tedavi sonunda panik atağı düzelen hastalarda hastalığın yinelenmesiyle bedensel duyumların yanlış yorumlanması arasında anlamlı bir ilişki görülmektedir.

                 EMDR de bu alanda uygulanan bir yöntemdir. Panik bozuklukta EMDR; danışanın öyküsünün alınıp, değerlendirilmesinden sonra baştan sona bir tedavi süreci olarak kullanılabildiği gibi bilişsel davranışçı terapi gibi bu alanda sıklıkla kullanılan ve başarılı sonuçlar alınan diğer terapi tedavilerine eklenerek 2-3 seanslık destek uygulamaları şeklinde de kullanılabilir.

                 Danışanların öykülerine bağlı olarak EMDR tedavisine karar verildiğinde, ilk panik atağı deneyimi travmatik deneyim olarak ele alınır ve danışan bu atağa duyarsızlaşana kadar yani o anları hatırladığında rahatsızlaşana kadar yani o anları hatırladığında rahatsızlık yaşamayana kadar EMDR tekniği ile çalışır. İlk bir kaç atak denetimi bu şekilde çalışılan danışanlarda ataklara karşı daha kontrolde hissetme, bekleme kaygısında azalma ve ataklarla baş etmede gözlenme görülür.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Çocuklarda Özgüven Gelişimi...

                     Çocuklarda bebeklik dönemiyle birlikte başlayan özgüven gelişiminin tohumları, yaşamın ilk yıllarında çocuğun birincil bakım veren kişiyle kurduğu güvenli ilişki ile ekilir. Anne-babanın ebeveynlik tutumu, çocuğun kendisine ilişkin geliştirdiği olumlu veya olumsuz düşünce yapısını etkiler. Aile, çocuğun karşı karşıya geldiği ilk sosyal çevredir ve çocuğun ruhsal ve fiziksel tüm ihtiyaçlarının ne şekilde karşılandığı çocuğun duygusal gelişiminde büyük rol oynar. Özgüven gelişiminde birincil öncelikli kurum aile olsa da, çocuğun arkadaş ve sosyal çevresinin tutumu da son derece önemlidir. Çocuk çevresinden aldığı tepkiler doğrultusunda kendiyle 'benlik algısı' geliştirir ve çevre tutumundan nasıl etkileneceği ailesinde edindiği temel güvenlik duygusunun yeterliliğiyle orantılıdır.
                     Aile içinde değerli olduğunu, sevildiğini ve saygı gördüğünü hisseden bir çocuk, sosyal çevresinden gelecek olumsuz uyaranlardan daha az etkilenir. 'Benlik' kavramı ise kişinin kendini tanıması, sevmesi ve kendisine güvenmesi olarak ifade edilebilir ve 'özgüven' kavramı ile yakın ilişki içindedir. Bu nedenle ailenin erken çocukluk dönemindeki katkısı çocuğun 'kendilik değerinin' olumlu yönde gelişmesi için hayati önem taşır.

Çocuklarda özgüven eksikliği olduğunu nasıl anlarız?
              ~Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanıyorsa,
              ~Kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmekten kaçıyorsa,
              ~Tanımadığı kişilerin bulunduğu sosyal ortamlara girdiğinde kendini güvende hissetmiyor ve kaygılanıyorsa,
              ~Kişisel ilişkilerinde güvenli sınırlar belirleyemiyor ve 'hayır' demekte zorlanıyorsa,
              ~Kendini yetersiz ve değersiz hissediyorsa,
              ~Süregelen bir utangaçlık ve çekingenlik duygusu içindeyse,
              ~Kendine yönetilen eleştirilere karşı aşırı alınganlık gösteriyorsa çocukta özgüven eksikliği olabileceğini düşünebiliriz.

Özgüven gelişimini desteklemek için neler yapılabilir?
                     Çocuklarda özgüven gelişimine destek olmak için eleştirel, sert ve yargılayıcı bir tutum yerine, yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemek önemlidir. Bu konuda çalışmalar yapan eğitimci yazar Robert Ramsey çocuklarda özgüven gelişimini desteklemek için ebeveynlere alışılmışın biraz dışında ancak düşündürücü tavsiyelerde bulunuyor:

              ~Çocuğunuzu defalarca uyarmış olmanıza rağmen döküp saçtığında çok tepki vermeyin, özgüvenleri böyle zamanlarda tahmin ettiğinizden daha çok zedeleniyor.
              ~Bazı sabahlar kahvaltıda pizza yemesine izin verin ki seçim hakkı olduğunu hissetsin.
              ~Çocuğunuzun şakalarına gülün.
              ~Yeni bisiklet alacak paranız yoksa, eski bisikleti boyayın ki onun için çabaladığınızı ve kendisine değer verdiğinizi görsün.
              ~Çocuğunuzu 'sürekli' uyarmayın, iki uyarma isteğinizden birini tutun.
              ~Çocuğunuzun sizi ağlarken görmesinden çekinmeyin ki olumsuzlukların da insana özgü olduğunu bilsin.
              ~Çocuğunuzun yaptığı resimleri evinizin duvarlarına asın.
              ~Çocuğunuzun en ufak çabasını bile görün ve gördüğünüzü ona söyleyin.
              ~Çocuğunuza hiç bir zaman yalan söylemeyin.

                     Özetle, yetiştiği çevrede değer gören, koşulsuzca sevilen, fikirleri önemsenen, kendisine güvenilip sorumluluk verilen ve yaptığı hata karşısında doğruya uygun şekilde yönlendirilen çocuğun özgüveni gelişir. Gelişmiş özgüven, kişinin hayatta karşısına çıkabilecek zorluklarla baş edebilmesi için önemli bir destek görevi görür.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Mutlu İnsanların 15 Ortak Özelliği

1. ÖZ-SAYGI: Kendimi Değerli Hissediyorum.
                 Olumlu ve olumsuz yönleriyle kendisini kabul eden, insan olarak en az diğer insanlar kadar değerli hisseden birisinin öz-saygısı yüksektir.

2. ÖZ-ANLAYIŞ/ÖZ-ŞEFKAT: Kendime Karşı Merhametliyim.
                 Mükemmel insan yoktur. Hepimiz zaman zaman yanlışlar yapabiliriz, başarısız yada yetersiz olabiliriz. Böyle zamanlarda kendimize karşı aşırı eleştirel, yargılayıcı ve sert olmak yerine başkalarına merhametli olduğumuz gibi kendimize de merhametli ve anlayışlı olabiliriz.

3. UMUT: Geleceğim Bugünümden İyi Olacak.
                 Sadece çaresizlik durumlarında değil, her şey yolunda giderken de umut, bireyi bir şeyler yapma konusunda eyleme geçmeye sevk eden itici bir iç güçtür. Hedefe ulaşmak için yollar arama ve eyleme geçme de umut kavramı içinde değerlendirilmektedir.
4. İYİMSERLİK: Her Şey Yolunda (Pozitif Düşünce).
                 İyimser birey, başına gelen olayları değerlendirirken, geçici, duruma özel ve pek çok faktörden etkilenen bir durum olarak ele alır. Kötümser ise, başına gelen olumsuz olayları, kalıcı, kapsamlı ve kişisel olarak değerlendirir. İyimserin bakış açısı, "Kötü bir gündü, kötü bir yaşam değil" şeklindedir.

5. SOSYAL DESTEK: Beni Önemseyen İnsanlar Var.
                 Sosyal destek, psikolojik iyi oluş için en önemli kaynaklardan birisidir. Bireyin iyi yada kötü zamanlarında onu gerçekten önemseyen birilerini yanında hissetmesidir. Yeterli sosyal desteği alabilmeniz için de ailenizle ve yakınlarınızla olan ilişkilerinizi düzeltmenin haricinde, derin dostluklar kurmanız gerekiyor.

6. AFFEDİCİLİK: Kendimi ve Bana Yapılan Yanlışları Affediyorum.
                 Yapılan bir çalışmada bireylerin affedicilik düzeyleri arttıkça, mutluluk düzeylerinin de arttığı bulunmuştur. Affedicilik, bireyin kendisini inciten kişiye karşı hakkı olan olumsuz duygu ve yargılardan bilinçli olarak, kendi isteğiyle vazgeçmesidir. Affedici olmak yerine, birisine karşı kin ve öfke içinde olmak, zehir içip karşıdakinin zehirlenmesini beklemeye benzetilir.

7. ÖZGECİLİK/YARDIM SEVERLİK: Karşılıksız Gönülden Vermek.
                 Özgeci davranışlarda bulunma, karşı tarafı mutlu ettiği gibi yardım eden kişiyi de mutlu eder. Hayata anlam katar. Ayrıca iyi ve faydalı bir şey yapmış olmanın verdiği olumlu duygular bireyin öz-saygısını da arttırıcı etkilerde bulunur.

8. ÖZGÜNLÜK: Samimiyim ve Doğalım.
                 Özgünlük, psikoloji literatüründe, duygulanımlarda, davranışlarda ve düşünme süreçlerinde bireyin benliğinin en saf haliyle hareket etmesi şeklinde tanımlanmıştır. Özgün birey, kendisini diğer insanlara beğendirmek için yapmacık davranışlara girmez, samimidir ve doğaldır. Özgünlük (otantiklik) düzeyi düşük birey ise, başkalarının istediği birisi olmuştur. Kendisi için değil, başkaları için yaşamaktadır.

9. ŞÜKRAN DUYMA: Sahip Olduğum Güzellikler için Şükrediyorum.
                 Beynimiz olumsuz hatıraları yada olayları hatırlamada oldukça iyidir. Bu durum aslında aynı olumsuzlukları tekrar yaşamamak için beynin bireyi bir koruma mekanizmasıdır. Şükran duygusu sayesinde birey şu anda yeteri kadar güzel, olumlu ve iyi şeye sahip olduğunu fark eder. Bundan dolayı da şükran duyma etkinlikleri ile beynimize aslında ne kadar iyi ve güzel şartlara sahip olduğumuzu hatırlatmamız gerekir.

10. SOSYAL ZEKA/ŞEFKATLİ İLETİŞİM: Sevgi Diliyle İletişim Kurabilirim.
                 Tatmin edici, sağlıklı, derin ilişkiler ağı içerisinde olmak, psikolojik iyi oluş açısından olmazsa olmaz bir durumdur. Sosyal zeka, insanları anlama ve insan ilişkilerinde ustaca davranma becerisi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlarla etkili bir şekilde iletişim kurabilirler. Bu durumda yalnızlık duygularını daha az yaşamalarını sağlar.

11. AZİM VE BAŞARI: Tutkulu ve Sebatkarım.
                 Azim kavramı, tutku ve sebat olmak üzere iki bileşenden oluşur. Azimli olmanın başarıda yerine göre zeka ve yetenekten daha önemli olduğunu ortaya koyan araştırmalar var. Kişi başladığı bir işte tutkuluysa ve kararlı bir şekilde sonuna kadar gidebiliyorsa başarı ihtimali çok yüksektir. Başarılı olma da öz-saygıyı ve öz-güveni desteklediğinden psikolojik iyi oluşu önemli düzeyde etkiler.

12. YAŞAMIN ANLAMI ve AMACI:Hayatımın Anlamı Var.
                 Yaşamda bir anlam ve amaç bulmak, belki de insanın önündeki en zor iştir. Anlamlı bir yaşam mutluluğun en önemli ayaklarından birisidir. Yaşamda anlam kaynakları bulmak önemlidir. Yaşam amaçları ise yaşamın anlamıyla çok yakından ilişkilidir. Erdemli ve iyi bir insan olmaya yönelik amaçların yanında insanın yaşam amacının kendinden büyük bir iyiliğe hizmet ediyor olmasının farkındalığı da önemli noktadır. İyi insan olmaya yönelik amaçlar, psikolojik iyi oluşa daha yüksek düzeyde katkı sağlar.

13. BİLİNÇLİ FARKINDALIK: Zihnim Şimdi ve Burada.
                 Mindfulness olarak da adlandırılan bilinçli farkındalık kavramı, zihni ve bedeni aynı noktada buluşturma becerisidir. Farkındalık her ne yapıyorsak dikkati ona maksatlı olarak yönlendirmek ve yargılamadan gözlemlemek anlamına geliyor. Farkındalık, bir nevi yaşama dokunmaktır, yaşadığını hissetmektir. Konuşurken, dinlerken, yemek yerken, yürürken, bir müziği dinlerken o anları gerçekten yaşamak ve hissetmektir. (Yargıların ötesine geçmek).

14. YENİLİĞE AÇIK OLMAK: Öğrenmeyi Seviyorum.
                 Entelektüel bireyler, bilgi ve kültür düzeyi yüksek, meraklı, öğrenme aşkıyla dolu, deneyimlere açık, sıra dışı yaşam becerilerine sahip ve yaratıcı bireylerdir. En belirgin özellikleri de meraklı olmaları ve öğrenme sevgileridir. İnsan olmanın gereği olarak bilme-anlama ve estetik ihtiyaçlarımız vardır. Entelektüel faaliyetler bu ihtiyaçların karşılanması ile ilgilidir. Okumak, yazmak, sanatsal bir faaliyetle ilgilenmek, seyahat etmek ve daha pek çok zihinsel etkinlik entelektüel faaliyetler arasında sayılabilir.

15. AKIŞ: Zaman Durmuş Gibi.
                 Akış kavramı, pozitif psikolojinin kurucularından M. Csikszentmihalyi tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Ona göre akış, bireyin meşgul olduğu işe tam odaklanması, zamanın nasıl aktığını hissetmemesi ve bundan yüksek düzeyde keyif alması olarak nitelendirilmektedir. Bu bir bakıma kişinin sevdiği işi yapması, yaptığı işi sevmesi olarak da ifade edilebilir. Bunu sağlayabildiğinde, yaptığı işten keyif alacak ve bu da olumlu duyguları daha sık yaşamasına yardımcı olacaktır.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

İnterneti Hızlandıracak Yeni Protokol

                     İsmi lazım değil veri canavarı, aradığımız her şeye -doğru yada yanlış- bir cevap buluyor, karşılığında sahip olduğumuz her şeye ortak. Ama hakkını yememek gerek, geliştiricileri interneti herkes için daha hızlı hale getirmek için canla, başla çalışıyorlar. 10 yıl kadar önce tanıtılan ve internet hızlandırma insiyatifi çerçevesinde deneysel olarak sunulan SPDY protokolü ile gelen HTTP eklentileri sayesinde sayfa yükleme hızı %50'ye kadar artmıştı. IETF (İnternet Mühendisleri Özel Timi) de HTTP/2 standardını hazırlarken SPDY protokolünün sayısız konseptinden "esinlendiler". Ama HTTP'ye yenilik getirmek, duvarları rutubetli bir odanın tavanını boyamak gibi. İnternet bağlantısında veriler bir protokoller yığınından geçiyor. HTTP/2 bunların tepesinde durup gelen veriyi TCP protokolüne, o da IP protokolüne geçirir.

                     Bağlantınızı şifrelemek isterseniz (ki günümüzde kaçınılmaz), HTTP/2 ve TCP arasına bir katman daha sıkıştırmanız gerekir, o da TLS yardımıyla olur. Tavan'ın boyasını bitirip parkeleri yenilemeye çoktan geçmiş olan Google tarafından 2013 yılından bu yana deneysel olarak kullanılan QUIC (Quick UDP İnternet Connections), TCP protokolüne ciddi bir alternatif. IETF şimdi bu fikri HTTP/3 için kullanıyor.
TCP birçok dezavantaja sahip...
                     Protokol yığınlarının en büyük problemi, her katmanı (HTTP/2) kendi içinde optimize ettiğinizde diğer katmanların avantajlarını bir miktar da olsa yok etmek zorunda kalmak. HTTP/2 orneğinde dezavantaj, hemen altındaki TCP protokolünün oluşturduğu engel. Mesela TCP üzerinde aşırı yüklenmeyi önlemek için kullanılan Slow Start, aynı zamanda veri transferini geçiktiren bir faktör. Gerçekte paralel veri aktarımı uzun zamandır mümkün ancak TCP her bağlantı için 3 katmanlı bir handshake eklediği, ayrıca her biri için şifreleme oluşturması gerektiği için ilk 1 bit verinin aktarımı yarım saniyeden önce gerçekleşmiyor. Bu nedenle HTTP/2 tarafında tek bir TCP akışı içine bir kaç bağlantı sığdırılabilir. Zaten geriye sadece bir TCP tokalaşması ve bir şifreleme teknolojisinin uygulanması kalıyor. QUIC, bununla uğraşmaktansa iki paket başlığı tanımlıyor. İçinde QUIC parametreleri ile şifrelemenin bulunduğu uzun bir başlık, diğeri ise diğer tüm veri paketlerini içeren daha kısa bir başlık.

UDP ile daha da hızlı...
                     TCP protokolünün başka sorunları da var, Transfer sürecinde kaybolan bie veri paketi diğer verilerin hızını da düşürüyor çünkü kayıp paket tekrar gönderilip doğrulanana kadar diğer veriler beklemede kalıyor. Burada QUIC ise bu noktada çok verimli, zira bir kaç QUIC veri akışı için birbirinden bağımsız olarak aktarılan paralel HTTP bağlantıları kurabiliyor. Paketlerden biri kaybolsa bile diğer paketler aktarılmaya devam ediyor. QUIC ayrıca hem yukarıda bahsettiğimiz TCP kaynaklı gecikmeden kaçınmak, hem de sunucu, modem gibi ağ donanımları ile uyumluluğu sağlamak amacıyla TCP'nin kardeşi diyebileceğimiz UDP (User Datagram Protocol) protokolünü kullanıyor.

                     Tıpkı TCP gibi, UDP'nin de kökleri aslında 70'li yıllara kadar gidiyor, yani eski bir teknoloji. Ancak o dönemde basit bir protokole ihtiyaç vardı ve UDP de bu ihtiyacı tam olarak karşılıyordu. Herhangi bir bağlantı olmadan çalışabilmesi sayesinde handshake protokolleri ve güvenlik gibi adımları tamamen atlamak mümkün. UDP ayrıca kayıp veya tekrar eden veri paketlerini de önemsemiyor. Yani göründüğü kadar kontrolsüz bir ortam. Bu noktada QUIC devreye giriyor ve uygulama seviyesinde çalışarak bağlantıları bağımsız olarak uygun IP adreslerine atıyor. Hatta daha da ileri gidip, QUIC kullanan bir cihazın bağlantısını koparmadan ağ değiştirmesine bile olanak tanıyor.

                     Mesela cep telefonunuz evdeki Wifi bağlantısı üzerinden dosya indirirken evden çıkığ hücresel veriye geçtiğinizde bile bağlantınız kopmayabiliyor. Bu stratejinin avantajını şöyle özetlemek mümkün; QUIC protokolü kullanıcı seviyesinde çalıştığı için doğrudan tarayıcı içinde Chrome hizmetlerine bağlanırken bu protokol kullanılıyor. QUIC ile gelen yeni özelliklerin işletim sisteminden bağımsız olarak sadece tarayıcı güncellemesi ile kullanıcıya sunulabilmesi de ayrı bir avantaj. Bağlantının aşırı kötü olması ve kaybolan paketlerin sayısının artması durumunda da QUIC insiyatif alıyor, önemli gördüğü paketleri ikinci kez gönderiyor. Eksi yönlerinden biri ise dağınık hale gelmiş olması, yani farklı tarayıcılar için farklı sürümleri var.

Tümleşik şifreleme...
                     QUIC protokolü internet bağlantısının hızını arttırmanın yanında güvenliği arttırmayı da amaçlıyor. IETF, yemi TLS1,3 sürümünü QUIC içine antegre etmek niyetinde, zira içeriklerin hepsi, başlıkların ise çoğu şifreli. Diğer taraftan şirketler bu protokolde güvenlik riskleri olduğunu iddia ediyorlar. Sebebi ise güvenlik duvarlarının veri paketlerini kontrol edemiyor olması.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

İdeal Bedenimizi Nasıl Koruyacağız?

                          Hızlı yada yavaş, kendi hızımızda kendi ideal bedenimize bir şekilde geldik. Peki bu bedende nasıl kalacağız? İşte en çok sorular sorulardan birisi de bu. İdeal bedende kalmak çok kolaydır. Vücudumuz ideal bedende ise, zaten hem sindirim sistemi hem endokrin sistem düzenli çalışıyor, biz de ritmil yemeyi öğrenmiş, artık tatlıların ve hamur işi gıdaların esiri olmaktan kurtulmuşuz demektir. Nasıl çocuklar büyüdüklerinde iştahları fazla olmazsa, biz de artık küçülüp ideal bedene geldiğimizden dolayı, eskisi gibi yüksek kalitede enerjiye o kadar ihtiyacımız yoktur.

                          Biz aslında eski ve çok tadilat görmüş bir malikaneyi baştan restore edip orjinal haline getiriyoruz. O malikane ilk yapım aşamasında, orjinal projesine uygun olarak yapıldı. Sonradan biz ona garaj ilave ettik, bahçe ve balkonunu kapattık, oda yaptık, sonra üst kat balkonlarını kapattık, daha sonra dışarıya bir güneşlik ilave ettik. En sonunda bir de baktık ki orjinal bina kocaman olmuş. Tıpkı biz şişmanlarken, bizde olanlar gibi... Her sistem dengesi bozulup vücut genişlediğinde, adeta vücudumuza bir balkon daha eklendi ve biz şişmanladık. Şimdi ise sistemi geriye yükleyip, binada, yani vücudumuzda restorasyon yapıp eski bedenimize kavuştuk. Bu restorasyon sırasında bol malzeme ve enerji ihtiyacımız oldu ama restorasyon tamamlanınca enerji ve malzeme ihtiyacımız da bitti. İşte anlatmak istediğimiz de tam olarak buydu, artık ideal bedene geldiğimiz için bedeni orada tutmaya yarayacak ekstra bir enerjiye ihtiyacımız olmaz. Dolayısıyla orada kalabilmek için yapmamız gereken ek bir şey de yoktur. Tıpkı, binanın restorasyonundan sonra tek yapılması gerekenin günlük temizlik ve aylık bina bakımları olması gibi. :) Bunların dışında para harcayacağımız veya malzeme ihtiyacımız olan bir işlem yoktur.
                          Diyetlerden sonra tekrar şişmanlamamızın nedeni, diyette kaybettiğimiz destek dokularımızı geri almak zorunda olmamızdandır. Diyet yaparak kilo kaybedebiliriz ama bu kaybettiğimiz kilolar daima destek dokulardan olmuştur. Biz de bina restorasyonunda binanın sağlam kısımlarını satarak bina restorasyonu yapmaya kalksaydık, restorasyonu daha bitiremeden o kısımları geri almak için paraya, yani enerjiye ihtiyacımız olacaktı. Halbuki dışarıdan para bularak, yani daha iyi beslenerek vücudumuzun restorasyonunu tamamladık. O nedenle artık bir enerjiye ihtiyacımız yok.

                          Düşünün, sistem geri yüklendi, siz ideal bedende ve ideal kilodasınız, üstelik aç da değilsiniz. Hiç bir yiyeceğin özlemini çekmiyorsunuz. Bu durumda bedeninizi bozacak ne olabilir? Bozacak olan yine siz kendiniz olabilirsiniz. Zaten geçmişte orjinal bedeninizi de bozmuştunuz. Yapmanız gereken tek şey, vücudunuzun verdiği işaretleri iyi anlayıp ona göre davranmaya devam etmektir.

                          Biliyorsunuz ki zayıflamada şevkimizi kıran en önemli unsurların başında güven unsuru geliyor. Hasta, uyguladığu tedaviye güvenmek istiyor. "Uğraşıyorum, sonunda çabalarımın meyvesini almam gerekli" diye düşünüyor. Hasta, önünde örnekler olunca tedaviye daha bir hırsla sarılır, kurallara daha fazla uymaya gayret eder. O nedenle anneler çok zayıf doğsa bile bebeklerini pamuklar içinde damlalıkla besleyerek, yavaş da olsa büyütüp onlarla gurur duymaya çalışır. Çünkü bilirler ki, eninde sonunda her bebek gibi kendi bebekleri de adım adım büyüyecek ve sağlıklı bir çocuk olacak. Bu çabayla her gün, belki de hiç uyumadan o bebeğe bakmaya ve aynı gururu yaşamaya çalışırlar.

                          Ama zayıflamada örnekler o kadar az ki. "Sen Başaramazsın" , "ölümü gör şu tatlıyı senin için yaptım, haydi ye, bir şey olmaz" konuşmaları o kadar çoktur ki, her geçen gün hırsınız azalır. Hele bir de başarınızı kilo ile ölçmeye başlarsanız, vücudunuz tam rayına girecekken yeme sistemini bozar ve "ben bu işi başaramıyorum" dersiniz. Maalesef kiloluların, bebek bakan annelerinkinden daha çok fazla düşmanı vardır. En yakın bildikleriniz bile siz çaba gösterirken azminizi kırmak için ellerinden geleni yaparlar. Hatta komşunuz sadece konuyu açmak için bile "Komşu sen bu aralar kilo mu aldın?" diyebilir. Aslında kilo aldığınızı fark ettiği falan yoktur, sadece o gün çoluk çocuk nasıl veya ne pişirdin bugün demek yerine, kilonuzdan bahsetmek istemiştir. Biraz inceldiğinizi fark edip, "bu kadar yiyerek nasıl incelir" diye gizli gizli kıskanmış bile olabilir. Ama bu sözün sizde yaratacağı yıkılmayı hiç düşünemez. Bu, onun için sadece havadan sudan bir konuşmadır.

                          Tüm bunlardan anlıyoruz ki, obezite, bedenimizi bebeğimiz gibi görerek biraz daha şefkat göstermemiz gereken ve asla başkaları ile paylaşmadan, bedenimizin aklı ile kaliteli beslenerek çözebileceğimiz bir hastalıktır. O yüzden ne yaparsanız yapın bunu asla başkalarına söyleyerek veya anlatarak değil, desteği de cesareti de kendi içinizde yaratın. Siz kilo verdikçe, çevreniz zaten sizdeki değişikliği fark edecektir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

İnternette Unutulma Hakkı!

                       Unutulma hakkı ile ilk defa 2014 yılında tanıştık. Ancak bu hak bir süre sonra sadece Avrupa ile sınırlı kalacak gibi görünüyor. İstenmeyen linkleri ve arama kayıtlarını sildirmek sadece Avrupa Birliği üyesi ülkeler için bir hak olacak. Peki bunu nereden çıkardık? 10 Ocak 2019'da Avrupa Adalet Divanı Başsavcısı Maciej Szpunar'ın açıkladığı bir görüşten. Başsavcının görevlerinden bir tanesi de hakimlere AB kanunları hakkındaki uzmanlığını kullanarak karar vermelerine yardımcı olacak tavsiyeler vermek. Hakimler arasındaki genel temayül, bir karara varırken başsavcının tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmek.

                       Şu anda yapılan uygulama 2014 yılında karara bağlanan bir davayı temel alıyor. Avrupa Adalet Divanı hakimler "unutulma hakkı"nı ilk defa bu dava sırasında ortaya attılar. Görüşülen davada bir İspanyol aşırı borçlılık nedeniyle mülkünün haciz edilmesi hakkında bir haber içeren bir makaleye giden linkleri sildirmek ve arama sonuçlarında çıkmasını engellemek istemişti. Haklıydı, zira sözü edilen haciz 1998 yılında gerçekleşmişti ve artık böyle bir sorun bulunmuyordu. Bu yüzden de adının arama sonuçlarında görülmesini istemiyordu. Adelet Divanı davacıyı haklı buldu. O tarihten itibaren bu tür sorun yaşayanlar Google'dan linkleri silmesini ve arama sonuçlarından kaldırmasını isteyebiliyor.
                       Google'ın Şeffaflık Raporuna göre 29 Mayıs 2014'ten beri toplam 763,728 silinme isteği geldi. Bu da veritabanında yer alan 2.93 milyon URL'ye denk geliyordu. Bu isteklerin yüzde 90 gibi büyük bir çoğunluğu kişisel istekler. Listede 160,000 ile Fransızlar başı çekiyor. Hemen arkasından 120,000 ile Almanlar geliyor. Yapılan her başvuru detaylı bir şekilde inceleniyor. İnceleme sonucunda isteklerin yüzde 44,1'inin haklı bulunduğu ve linklerin arama indeksinden silindiği açıklandı. Genelde bu silinmeler, ilgili ülkelerin yerel veritabanlarından yapılıyor.

Son kararı Danıştay verecek!
                       Fransa'nın en yüksek mahkemesi, Conseil d'Etat (Danıştay) Avrupa Adalet Divanı'ndan kararı detaylandırmasını istedi. Bu talebin nedeni, bazı Fransız vatandaşların mahkemeye bu linkleri sadece yerel Google indeksinden değil, Google'ın genel indeksinden kaldırması talebi ile başvuru yapmış olması. Google şimdiye kadar silme işlemini sadece ilgili ülkelerin indekslerinden yaptı. Fransız kişisel verileri koruma kurumu CNIL, Google'ın bu kararına karşı çıktı ve konuyu Danıştay'a götürdü.

Mantıklı geliyor: AB kanunları sadece AB'de geçerli...
                       Başsacvı Szpunar'a göre AB kanunları sadece AB üyesi ülkelerin sınırları içinde geçerli ve bunu dünya çapında uygulamak mümkün değil. Bu yüzden de, kanun gücüyle linkler kaldırılacaksa, bu sadece yerel veritabanlarından yapılabilir. Peki bir Fransız vatandaşı Google'ın ABD sürümünü kullanıp arama yapar ve söz konusu sayfayı bulursa ne olacak? Böyle bir durumun söz konusu olmaması için Szpunar'ın önerisi geo-blocking kullanmak. İnternette belli sayfalara belli bölgelerden erişimi kısıtlamak mümkün. YouTube'a girip "bu içerik ülkenizde kulanılmaz" mesajını görmemiş olanınız yoktur. Aynı sınırlamayı Google aramalarına da uygulamak mümkün. Fransa'dan Google'ın ABD sürümüne bağlanan bir kullanıcı (Google.fr yerine Google.com) arama sonuçlarında Fransa tarafından temizlenmiş linkleri görmemeli. Bu sınırlamayı aşmak isteyen kullanıcılar ise VPN kullanmalı. VPN kullanarak AB üyesi olmayan bir ülkeden Google'a bağlanmış gibi göründüğünüzde filtrelenmemiş arama sonuçları ile karşılaşıyorsunuz.

Paradoks: GDPR Unutulma Hakkını engelliyor...
                       Her ne kadar paradoks gibi görünse de, Szpunar'ın içeriğin tamamen silinmemesi gerektiğini söylemesi 2018 Mayıs ayından beri yürürlükte olan General Data Protection Regulation (GDPR - Genel Veri Koruma Kanunu) nedeniyle oluyor. Bu yasada birbiri ile çelişen meddeler var. Bir tanesi AB ülkeleri içinde "unutulma hakkı" verirken, 17. madde "ifade ve bilgilendirilme özgürlüğü"nü düzenliyor ve buna dayanarak bu verilerin silinmemesi gerekiyor. Bu yüzden her dava ele alınırken bir taraftan davacının taleplerinin haklılığı, bir taraftan da toplumun bilgi alma hakkı gözetilmek zorunda.

                       Başsavcı bu yüzden kamu yararını korumak için verinin tamamen silinmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Davayı izleyen uzmanlar, kabağın en sonunda Google'ın başına patlayacağı konusunda hemfikir. Örneklerden de gördüğümüz gibi, her gün bir ton silinme isteği ile karşılaşacak olan Google her bir isteği detaylı olarak incelemek ve karara bağlamak zorunda. AB vatandaşları da başvuru yapmaktan hiç mi hiç çekinmiyor.

                       Avrupa Adalet Divanı'nın Başsavcısı Szpunar'ın görüşü doğrultusunda karar verip vermeyeceğini bilmiyoruz. Hakimler zamanında onun görüşlerine ters düşmüştü. Başsavcı 2014'te konu önüne geldiğinde Google'ın linklerin işaret ettiği web sayfalarının içeriğinden sorumlu olmadığını söylemişti. Hakimler ise bu linklerle bulunan sayfaların bir kişisel profil oluşturmak için kullanılabileceğini düşündüler. Bu düşünceye paralel olarak Google'ın da arama sonuçları ile elde edilen bilgilerde sorumluluğun olduğuna karar vermişlerdi.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Felçten İyileşme, Genetikle İlişkili...

                    Yeni bir araştırma, belli bir gene sahip olan kişilerin felçten ve diğer travmatik beyin hasarından daha kolay iyileşebildiğini ortaya koyuyor. Adına CCR5 denen bu gen, kısa süre önce parlayan CRİSPR bebek tartışmasının da tam merkezinde olan gen. Bir çinli bilim insanı HİV'e dirençli bebekler geliştirmek için iki embriyodan bu geni sildi. CCRr5 geni taşımayan insanlar gerçekten de HİV'e karşı daha dirençli oluyor ve Maraviroc adlı HİV ilacı da CCR5 reseptörünü bloklayarak etki gösteriyor.

                    Cell dergisinde yayımlanan bu yeni tarihli araştırmada, bilim insanları Maraviroc'u farelere verip CCR5 reseptörlerini blokladığında, farelerin yürüyüşünde ve uzuvlarını kontrol edişinde iyileşme olduğunu gözlemlediler. Bu fareler felçli değildi ancak bulgular hastalığa ışık tutabilir çünkü inme sonrası insanlar vücutlarını kontrol etmekte yada hareket ettirmekte zorlanabiliyor.
                    Ne var ki bir şeyin hayvanlar üzerinde etki göstermesi, aynı etkinin insanlarda da görüleceğinin garantisi değil. O yüzden de CCR5 geninin insanlarda ve felç tedavisinde nasıl etki gösterdiğini görmek için, araştırmacılar Tel Aviv Üniversitesinde zaten sürdürülmekte olan, hafif yada orta şiddette inme geçirmiş 450 hastanın takip edildiği çalışmanın bilim insanlarıyla işbirliği yaptılar. Tahmin edildiği gibi, bu gene sahip olmayan hastaların geni bulunduran hastalara kıyasla hem fiziksel olarak (yani uzuvlarını kontrol etme bakımından) hem de zihinsel olarak (sözel işlev ve dikkat konusunda) daha kolay iyileştiği görülmüş.

                    CCR5'in noksanlığı iyi bir şey gibi görünse de araştırmanın başyazarı; bu genin de faydaları olabilir, örneğin geçmişte yapılan araştırmalar, genin anı oluşumunu durdurmada önemli rol oynadığını gösteriyor. Anılar, beyin hücresi gruplarının bir uyaranı takiben bağlanmasıyla oluşuyor. CCR5 ise hücre gruplarına belli bir uyaran bağlanmamalarını söylüyor. Mutfağa girip tavaya yumurta kırdığınızda "bunu yaptığınızı hatırlamak istersiniz". Ama bu anının bahçeden gelen gürültüyle de ilişkilenmesini istemezsiniz. İşte CCR5'in tam burada devreye girdiği düşünülüyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Vücudun Bireysel Vitamin İhtiyaçları!

                     İlk olarak vitaminlerin, genel sağlığımız üzerindeki etkilerinden bahsedelim: Vitaminler suda ve yağda eriyen vitaminler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Suda eriyenler; B kompleks ve C vitamini, yağda eriyenler ise A, D, E, ve K vitaminleridir. Vitamin ihtiyaçlarımız; yaşam tarzımız, yaşadığımız coğrafya, yaş, kilo, gebelik, alkol ve sigara tüketimi gibi durumlara göre farklılık gösterir. Bu durumlar, ihtiyaç duyulan vitamin çeşit ve miktarının kişiden kişiye değişmesine sebep olur.

                     Vitamin miktarının değişmesinde bir diğer önemli faktör ise genetik yapımızdır. Bireysel açıdan en ideale doğru ulaşmaya giderken, genlerimize de yakından bakmamız gerek. Bireysel vitamin ihtiyaçlarımızın belirlenmesinde genetik faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Genetik yapıya göre vitamin ihtiyacının belirlenmesi, senin için yeni bir konu olabilir. Artık bu durumun farkında olduğun için çok şanslı bir grubun arasındasın. Belli başlı vitaminlerin metabolizmasına değinelim. Genetik ihtiyaçlarına göre beslenmende düzenleme yapman için de yardımcı olacaktır.
C Vitamini...
                     Bu esansiyel vitamini bir çok memeli kendi vücudunda sentezleyebilirken, bizler sentezleyemeyiz ve depolayamayız. O yüzden her gün beslenme yoluyla vücudumuza almamız gerekir. C vitamini hayatımız için olmazsa olmazlardan olup, güçlü bir antioksidandır. Yani hücreleri serbest radikallere karşı korur. Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde rolü büyük olduğu için hastalıklara karşı gardımızı almamızı sağlar. Soğuk algınlığı ve grip gibi bir çok hastalığa karşı vücudun direncini artırmaya yardımcı olur. Vücudumuzda oluşan yaraların iyileşmesini de hızlandırır.

                     Damarların güçlenmesine, kolajen yapını uyarmaya, kalp krizi ve kan pıhtılaşmasını önlemeye yardımcı olur. Eksikliğinde ise bağışıklık sisteminde güçsüzlüğe yol açarak; halsizlik, diş kanaması, ciltte morluk, eklem ağrısı ve nefes darlığı gibi belirtileri olan iskorbüt hastalığına neden olur. Yapılan bilimsel çalışmalar ile C vitamini metabolizması aydınlatılmış ve bu yolda görev alan genler bulunmuştur. C vitamini metabolizmasında rol alan SLC23A1 ve SLC23A2 genleri, C vitamininin emiliminden ve organlar arasındaki dağılımından sorumlu olan taşıyıcı proteinleri kodlar. Bu gendeki farklılıklar, vücuttaki C vitamininin emilemeden vücuttan atılmasına yol açarak, vitamin düzeyinin düşük olmasına neden olabilir. Sahip olduğun genotipe göre C vitamini ihtiyacın, normal veya artmış olarak sınıflandırılır. Eğer sahip olduğun genotip; C vitamini alımını artırman gerektiğini kodluyorsa, bu durum sadece o anlık ihtiyacını göstermez.
                     Hayatın boyunca C vitamini diğer insanlara göre daha fazla miktarda alman gerektiğini gösterir. Bu durumda günlük önerilen C vitamini değerinin üzerinde beslenmen gerekir. Turunçgiller, brokoli, brüksel lahanası, domates, biber, dut, kivi gibi C vitamini içeren besinleri tüketmelisin. C vitamini üzerinde yapılan araştırmalar, bazı insanların ortalamanın üzerinde C vitamini aldıklarında dahi C vitamini seviyelerinin düşük kalmaya yatkın olduğunu gösteriyor. Miras aldığın genlerdeki farklılıkları keşfetmek, en doğru C vitamini miktarını anlama yardımcı olacaktır.

A Vitamini...
                     A vitamini, sağlıklı bir cilde, saça ve gözlere sahip olman için gereklidir. Her vitamin gibi A vitamini de enfeksiyonlara karşı vücudumuzu korur. Aynı C vitamini gibi antioksidan etkiye sahiptir ve hastalıklara karşı hücrelerimizi korumaya yardımcı olur. DNA'mızın hasar görmesini önler. Üreme, büyüme ve gelişme için de gerekli bir vitamindir. Eksikliğinde gece körlüğü, kuru cilt, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi belirtiler görülebilir. A vitamini, doğal olarak iki farklı şekilde meydana gelen, yağda eriyen bir maddedir. Biri sadece hayvansal gıda kaynaklarında bulunan retinoldür. Diğeri ise hem hayvansal hem bitkisel kaynaklarda bulunan ve karoten olarak bilinen provitamin şeklindedir. (ihtiyaç halinde retinole dönüşür)

                     Bitkisel A vitamini kaynakları kayısı, havuç, mango, portakal, ıspanak, brokoli, kuşkonmaz, maydonoz, yeşil fasulye, pırasa, bezelye, avokado, badem, ceviz, kabak çekirdeğidir. Hayvansal kaynaklar ise balık, karaciğer ve böbrek olmak üzere sakatatlar, süt ürünleri, yumurta sarısı, kabuklu deniz ürünleri, kümes hayvanları ve tereyağ gibi besinlerdir. A vitaminin vücutta emilimi için ortamda yeteri kadar yağ bulunması gerekir. Yeterli miktarda yağ ile beraber tüketildiğinde yaklaşık yüzde 80'inin emilimi gerçekleşir. A vitaminin vücudumuzda kullanılmasını sağlayan enzimi kodlayan gen ise BCMO1'dir. Bu enzim, ince bağırsak ve karaciğerde bulunur. Beta-karoten moleküllerini kullanır ve hayvansal kaynaklı A vitamini olan retinol üretiminden sorumludur. BCMO1 geninde oluşan farklılık, bitkisel kaynaklı aldığımız provitamin A'ların retinole dönüşmesini engelleyebileceği için A vitamini seviyesinin düşmesine sebep olabilir. Bu durumda sahip olduğun genotipe göre A vitamininden zengin beslenmen gerekebilir. Bu miktar ise doktor veya diyetisyen kontrolünde artırılmalıdır.

D Vitamini...
                     D vitamini bebek ve çocuklarda normal iskelet yapısının gelişmesi, erişkinlerde ise normal kemik yapısının sürdürülmesi için gereklidir. Eksikliğinde raşitizm ve osteomalazi gibi hastalıklar görülebilir. Yumurta sarısı, karaciğer, süt ile D vitamini alımı sağlansa da en önemli kaynağı güneş ışığıdır. Bu vitamin ihtiyacının karşılanmasında bir çok gen bize rehberlik eder. Bunlardan bir kaçı GC2, GC1, CYP2R1, CYP27B1, VDR, NADSYN1 ve GC'dir. En çok araştırma yapılan gen ise D vitamini reseptörünü kodlayan VDR'dir. Son yıllarda D vitamini metabolizmasına etki eden ve farklı hastalıklarla ilişkisini inceleyen çalışmaların sayısı oldukça arttı. Avrupa ve Amerika kıtasındaki 15 çalışma grubunun, toplam 33.996 kişiyle yaptığı çalışmalar; D vitamini düzeyinin çevre koşullar (güneşe maruziyet ve diyet) kadar, katılım tarafından belirlendiğini gösteriyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Zihin ve Kas Bağlantısı

                      Bazı insanlar daha iyi bir zihin-beden duyarlılığı ile doğar. (Spor salonunda koordinasyon gücü yüksek olan ve herkese karşı nazik yaklaşan arkadaşını düşün). Ancak pratik yaparak bu konuda kendini geliştirmen mümkün. Vücudunun tepeden tırnağa farkında olmak, zamanla daha fazla güçlenmene daha az sakatlık yaşamana ve daha iyi bir ruh haline sahip olmanı sağlar. Spor salonunda, stüdyoda, parkta yada terinin seni götürdüğü her yerde, sana aktaracağımız basamakları takip et. Hazırsan, başlıyoruz.
Yavaşlayarak Başla;
                      Birçoğumuz vücudumuzda aşırı stres taşırız. Bu da antrenman sırasında düşük performans göstermemize neden olur. Gerilimin önüne geçmek, kas aktivasyonunu ve hareketliliğini artırmak için parasempatik sinir sistemini (yani dinlenme ve rahatlama anahtarını) kullanabilirsin. Nasıl mı? Burnundan yavaşça nefes al ve aldığın nefesi dudaklarını büzerek, ağzından ver. Nefes alırken göğsünün değil, alt göğüs kafesindeki boşluğun dolduğunu düşün. Vücudundaki gerginliğin (çenendeki ve omuzlarındaki gibi) farkına var ve gitmesine izin ver. Kaslarının ve vücudunun gevşediğini hissedene kadar bu şekilde devam et.

Zihninde Canlandır;
                      Egzersiz seansının iyi geçtiğini hayal etmek bile bunu başarmanı sağlar. Kulağına çok mu iddialı geldi? Yapacağın şeyleri önce zihninde canlandırmanın gücü ortaya çıkmış. Bir kolu alçıda ve hareketsiz olan katılımcıların, sadece bileklerini oynattıklarını düşünerek bileklerindeki kuvvet kaybını önleyebildiği gözlenmiş. Eğer daha önceden yapacağın şeyi doğru bir şekilde yaptığını düşünürsen, o an geldiğinde, beyninin ve vücudunun kuracağı iletişimi deyimlersin. Düşünmek için egzersiz seansından önce beş dakikanı ayır. Mesela dik bir yokuşa ulaştığında hızını nasıl düşürmeyeceğini, aynı şekilde devam etmek için kollarını sallayacağını ve dinlerini doğru pozisyonda tutacağını kendine hatırlat. Bu senaryoyu kafanda canlandır.

Vücuduna Odaklan;
                      Egzersiz sırasında sadece çevresel etkenlere yada yapacağın harekete değil, vücuduna kulak ver. Ağırlık kaldırırken kaldırdığın ağırlık yerine kol kaslarını sıkmaya odaklan. Araştırmalar, bu taktiğin kaslarını daha iyi çalıştırdığını ve güç kazanmana yardımcı olduğunu belirtiyor. "Yaptığı aktivitenin sürecine odaklanabilen kişiler, sadece hareketi yapanlara göre daha iyi sonuçlar elde etme eğilimindedir." Kaslar üzerinden odaklanmayı geliştirmek, sonuçlarda önemli bir farklılık yaratır. Bonusu: Bu şekilde egzersiz yaptığında yalnızca ne kadar kilo kaldırdığına yada başkalarının seni nasıl gördüğüne odaklanmana kıyasla daha etkili bir şekilde stres atacaksın.

Kaslarını Hazırla;
                      Egzersizin sırasında her bir kas grubunu açmak için birkaç dakikanı ayır. Örneğin; koşuya yada squat'a hazırlanıyorsan üst bacak ve kalça kaslarının her birini 10 saniye boyunca sıkarak bekle. Bu aynı zamanda izometrik kuvvet çalışması olarak da bilinir. Bu beklemeler, zihin ve kas arasında daha iyi bir bağlantı sağlar. Ardından kaslarını saran ve bağlantı kuran bağ dokusunu hazırlamak için tüm bedenini çalıştıracak abartılı ama seni zorlamayan hareketler yap. Bu tarz hareketlerin, nöral iletişimi artırır. Mesela ağırlık ile yapacağın squat egzersizi öncesinde, ayakta dur bedenini yukarı doğru kaldır ve neredeyse dizlerini ellerinle tutacak şekilde kalçanı indirerek squat pozisyonuna alçal. Yada cycling seansından önce bacaklarını salla.

                      Bu hareketler, kullanacağın kaslarını ateşlemekle kalmayacak, aynı zamanda görevi kas ve organları çevrelemek olan bağ doku liflerinin oluşturduğu fasya sisteminin işlevselliğini de artıracak. Böylelikle hareketleri kolayca yapabileceksin.

Tehlike Sinyallerini Gör;
                      Sakatlanmanın önüne geçmek için egzersiz sonrasında ortaya çıkan normal düzeyde ağrı ile yaralanma arasındaki farkı bilmek önemlidir. Bir hareketi yaptıktan sonra, keskin bir acı yada hareket açıklığında sıkışma gibi bir acı hissedersen, o hareketi yapmaktan vazgeç. Bu acı bir haftadan uzun sürerse, ne olduğunu anlamak için bir uzmana görün. Egzersiz yaparken baş dönmesi, karıncalanma yada sersemlik hissedersen mola ver, su iç ve bu durum geçene kadar burnundan yavaşça nefes al.

Yansımaları Fark Et;
                      Yakın bir zamanda yapılan bir araştırmaya göre ağırlık kaldırmak ve pilates yapmak, depresyon anksiyeteye iyi geliyor. Araştırmacılar bunun nedenini tam olarak açıklayamıyor. Egzersizin zihinsel sağlığa fayda sağlayacağına inanmanın bile daha iyi hissetmeye neden olduğuna dair bir teori var. Egzersizin pozitif etkilerini artırmak için kendine şu soruları sor: Egzersiz yapmak sana kendini nasıl hissettirdi? Egzersiz seansını hedeflediğim şekilde tamamladım mı? Bu tarz soruları hızlı bir şekilde cevaplamak, bir dahaki sefere zihin ve beden bağlantısını daha etkili şekilde kurman için sana yardımcı olabilir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Yağ Yakma Adına Yapılan SPOR'lar!

                      En çok karşılaşılan öneri spor yapmak, daha fazla hareket ederek, hatta normal yaşamımızdan bile hareketli olarak bu biriktirdiğimiz yağları harcamamızı sağlamak. Eğer hareketlerinizi artırırsanız bu yağlar enerji kaynağı olarak devreye girer mi? O zaman, yaptığımız spor ile bu yağların harcanması mümkün mü? Değil tabii ki!

Birinci Neden: Depo yağların bize normal günlük aktivitemizi yapacak kadar bile enerji veremeyecek olmasıdır. Bu yağları koşmak ve spor yapmak gibi daha fazla enerji gerektirecek hareketlerde kullanmamız mümkün değildir. Doğada iki türlü ani ve zorunlu hareket vardır. Kaçmak ve kovalamak...
                      Bu iki harekette de sonuç hayati önem arz eder. Kaçarsan hayatını kurtarırsın, kovalayıp yakalarsan yiyecek buldun demektir, bu da hayatının devamı için çok önemlidir. Şimdi düşünün, bu kadar önemli görevleri yerine getirirken vücudunuz, sadece önemli organların çalışmasını devam ettirecek kadar düşük dozda enerji veren dolgu maddesi olan yağları mı devreye sokacaktır, yoksa "can havli" dediğimiz hareketi sağlayacak, kas ve karaciğerde biriktirdiği yüksek enerji veren glikojen depolarını mı devreye sokacaktır? Bedenimizin bir aklı vardır. Beyin korteksi ile, yani düşünerek onu yönlendiremezsiniz. Eğer koşmaya başladıysanız vücut için bunun anlamı sabah koşusu değil, kaçmak veya kovalamaktır. Sağlıklı yaşam için veya şişmanlıkta oluşan yağları tüketmek için koşmak vücudun kitabında yazmaz. Beden aklı bunu kabul etmez.

İkinci neden: İnsanlarda şişmanlarken oluşan yağların, dolgu maddesi mantığı ile oluşturulmasıdır. Bu yağ, kış uykusuna yatan canlılarda oluşan yağlardan daha farklı bir özelliğe ve göreve sahip, yani benzer şekilde enerjiye dönüşmesi zor olan bir yağdır. Üstelik vücudun kendi balansını sağladığı bu yağlara, balansının bozulmaması için ihtiyacı vardır. Vücudun balansı da nereden çıktı diyebilirsiniz. Kafanızın karışmaması için bu yağların oluşum amacını şöyle anlatabiliriz:

                      Mesela binada tavan, desteğini yitirdiği için veya desteği zayıfladığı çökmek üzere. Siz de bu tavanın altına geniş bir kalas ile destek koyuyorsunuz. Vücudun da beyaz yağ dokusunu orta kısımda oluşturmasının amacı, destek olmaktı. Şimdi siz bu koyduğunuz kalas desteğini ne zaman çekersiniz. Mesela kışın ısınmak için o desteği alıp yakar mısınız? Hayır, yakmazsınız, gerekirse kullandığınız tahta masayı yakarsınız ama o desteğe dokunmazsınız. Çünkü dokunursanız tavan çöker. O desteği ne zaman kaldırırsınız? Ancak tavan sağlamlaşırsa, yani sağlıklı beslenerek, vücudun yapısını onardığınız durumda. Ya da tavana kullanacağınız başka bir destek bulursanız, o desteği çekersiniz.

                      Spor yapıp vücuttaki kas dokusunu artırdığımızda, vücuda dışarıdan destek oluyoruz ve vücut da göbekteki beyaz yağları vücut dışına atabiliyor. Çünkü artık onlara ihtiyacı kalmıyor. Biz buna 'spor yaparak yağları kasa çevirdik' diyoruz. Ama yağ dokusundan kas yapmak imkansızdır. Çünkü kaslar protein ile yapılır. Günün birinde sporu bırakıp normalin üzerinde oluşturduğumuz kaslar kaybolmaya başlayınca göbeğimiz geri dönüyor. Hatta bu durumu profesyonel sporcuların, sporu bırakmalarından sonra yaşadıkları obezite probleminde de görebiliyoruz.

                      Eğer kişi, vücut yapısının korunmasını sağlayan protein alımını azaltmadan, yani diyet yapmadan kas dokusunu geliştirecek spor hareketleri yaparsa, vücudun desteği olan beyaz yağ dokusu azalıp yerine kas dokusu ile destek oluşturulmaya başlanır. Bu durumda vücut, destek olarak oluşturduğu beyaz yağları, ihtiyacı kalmadığı için idrar ve terle vücut dışına atar. Bizim de beyaz yağlarımız yavaş yavaş azalır ve kaslarımız artar. Buna yağları kasa çevirmek denir.

                      Ancak spor yaptığımız dönemde diyet de yaparsak, bu kısıtlı beslenme ile vücut, günlük enerjisini bile zor karşılarken, kas dokusunu artıracak yapı malzemesini hiç bulamaz. Bu durumda yağlar kasa dönüşemez. Biz de basen ve göbeğimizden kurtulamayız. Ancak kalorisiz beslenmeye uzun süre devam ederseniz, vücudun açlığa bağlı aşırı kilo kaybı nedeniyle destek ihtiyacı azalır ve vücut zaten enerji bulamadığı için bu düşük kalorili yağları da enerjiye çevirir. Bu durum vücudun hiç hoşuna gitmez. Fakat hayatını devam ettirmek için bu yağları kullanmak zorunda kalır. Savaş veya kıtlık durumlarda da insanlar, yiyecek bulamadıkları için yenebilen her şeyi yerler ama bu durum onların hoşuna gidiyor değildir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

İş Yerinde Fit Kalma Yöntemleri...

                        En azından fiziksel anlamda bir ofis işi basittir diye düşünebilirsiniz. Fakat burada fazlasıyla ciddi seviyede sırt sorunlarıyla karşılaşılıyor, zira bir masada saatlerce oturmak kasları güçsüzleştiriyor, kas kısalığına yol açıyor ve omurgayı yoruyor. 2003 yılında yapılan bir ankette, katılımcıların yüzde 55'i son 12 ayda ciddi bir sırt ağrısı çektiğini belirtirken, 2017'de bu sayı yüzde 75'di ve bunların da yüzde 14'ünün ağrısı kronik seviyedeydi. Daha yol açıyor, göz ve baş ağrıları, dolaşım sorunları ve tendon ve eklem ağrıları gibi.

                        Bunların çoğu doğru ergonomik tasarımla basitçe engellenebilir. Buna yatırım yapmak şirketlerin de menfaatine; Bir örnek vermek gerekirse, 2017'de Almanya'da sadece sırt ağrısı sorunundan solayı 60 milyon günlük çalışamaz raporu alınmış Bununla birlikte, çalışanlar da doğru alışkanlıklar edinerek kendilerini koruyabilirler.
Masada ergonomik bir biçimde oturmak!
                        Ergonomik olarak çalışmak isteyenler önce doğru oturmalı. Bunun için ayaklar sağlamca yere basarken, koltuğun yüksekliği dizlerde tam 90 derecelik bir açı sağlanacak şekilde ayarlanmalıdır. Masada yazı yazarken dirsekler de tam 90 derecelik bir pozisyonda olmalıdır. Burada bir çok çalışan için ilk sorun başlıyor, ayarlanabilir koltuklara neredeyse her iş yerinde rastlamak mümkünken, masaların yüksekliği neredeyse hiç bir iş yerinde ayarlanamıyor. Boyu kısa olanlar ayak desteği ile bunu ayarlayabilirler ama bu da ideal değil. Daha iyisi ve pahalısı, motorlu ve ayarlanabilen masalar. Arada ayakta çalışabileceğiniz modeller çok daha idealler.

Doğru oturma!
                        Rahat bir oturma için ayarlanabilen ve ergonomik bir koltuk gerekli. Bu anlamda koltuk yatmaz, pozisyonu ve yüksekliği ayarlanabilen, kolçaklı ve yaylı olmalıdır. Bu şartları sağlayan bir koltukta dahi doğru oturma şekli alınmalıdır. Doktorlar dinamik oturmayı tavsiye ediyorlar, fakat tercihe göre öne veya arkaya hafifçe eğilmiş bir şekilde. Bu sırt kaslarının daha iyi dolaşıma sahip olmasını ve intravertebral disklerin rahatlamasını sağlıyor. Bunun için, daha yenilikçi ofis sandalyelerinin sırt kısımları daimi olarak eğimli olarak üretiliyor ve bunların ayarlanabilen ilk pozisyona dönme özelliği var. İdeal durumda, oturulan ilt kısmın da sırt kısmının hareketine bağlı olarak öne arkaya hareket etmesinin de ayarlanabilmesidir. Bir süredir insanlara tavsiye edilen oturma toplarının ofis için uygun olmadığı ortaya çıktı, zira sırta sağladıkları yarar zaman içinde kötü bir etkiye dönüşüyor ve kaslara gereğiden fazla yük bindiriyor.

Ekranı ve gereçleri doğru yerleştirmek!
                        Doğru konumlandırılmış ekran boyun ağrısını engeller ve rahat bir şekilde görmenizi ve okumanızı sağlar. Ekrana olan uzaklığınızı belirleyecek olan ekranın ebatıdır. 17 inç'e kadar olan ekranlarda, 50 ila 60 santimetre yeterlidir. 70 cm 19 inç ekran için yeterliyken, 22 inç için en az 80 - 90 cm mesafe olmalıdır. Burada önemli olan uzaklığa bağlı olarak karakter ebatının seçilmesidir. Eğer yazı karakteri fazla küçük olursa gözleriniz çok daha çabuk yorulacaktır. Ekranın en üst noktası her zaman göz seviyenizin altında olmalıdır. Bakış açınız ortamdaki ışığa göre ayarlanmalı ve yansıma ile parlamalar engellenmelidir.

                        Klavye masanın köşesinden on ila on beş santimetre uzakta bulunmalıdır. En azından on parmak klavye kullananlar için klavye düz bir şekilde durmalıdır, zira kaldırıldığında ellerin ve bileklerin istenilmeyen bir şekilde bükülmesi söz konusu olmaktadır. Özel klavyeler hususi hoş bir yazma hissi sunarlar, örneğin Microsoft Sculpt Ergonomic gibi, bunların tuşları bileğin normal pozisyonda kalmasına imkan sağlamaktadır. Daha da ötesinde, dikey fareler de el bileğini döndürmeden kullanım imkanı sunar.

Hareketsiz durmaktansa hareket etmek!
                        Vücudunuz için, uzun süre hareketsiz kalmaktan kötü bir husus yoktur. Yukarıda bahsettiğimiz dinamik oturmanın ötesinde, her saatte başı mutlaka kalkmalı, azıcık da olsa gerinmeli ve yürümelisiniz. Bu kas sisteminizde dolaşımı artırır ve sırt ağrısını engeller. Eğer kaldırılabilen bir masada çalışıyorsanız masayı ayakta durabileceğiniz bir yüksekliğe arada bir kaldırın ve vücudunuza değişik bir pozisyonda çalışma imkanı tanıyarak stres ve ağrıdan kurtulun. Sağlıklı bir çalışma için uzmanlar, vaktinizin yüzde 60'ında oturmayı, yüzde 30'unda ayakta çalışmayı ve yüzde 10'unda ayakta durmayı öneriyor. Öğle arasında ufak bir yürüyüş bile yeterli olabilir.

                        Arada bir nefes egzersizleri yaparak stresinizi azaltın, örneğin 4-6-8 metotunu uygulayın. Dik oturun ve bir elinizi midenizin üstüne koyun. Burnunuzdan nefes alın ve bunu yaparken havayı içinize çekerken karnınızın şişmesine dikkat edin. Dörde kadar sayın. Ardından nefesinizi tutun, altıya kadar sayın ve ardından içinizden sekize kadar sayana değin ağzınızdan nefesinizi verin. Bu egzersizi beş ila on kere tekrar edin.

Gözler bile strese girebiliyor...
                        Daha da ötesinde, ekrana saatlerce kurumuş batan ve kızarmış gözlere sebep olabilir. Bunun dışında, gözlerdeki stres daha çabuk yorulmaya, baş ağrısı veya baş dönmesi gibi sorunlara da yol açabiliyor. Basit önlemler bunu engelleyebilir. Örneğin, basitçe bir şey düşünürken dahi gözünüzü kısa bir süreliğine kapatmak bile iyi gelebilir. Ayrıca mümkünse her 20 dakikada bir gözünüzü ekrandan ayırıp uzaktaki bir yerlere veya nesneye bakın. Bu ekrana bakmaktan dolayı sürekli aynı yere odaklanan bakışın yarattığı stresi azaltır. Gözlerinizi ellerinizle yummak da işe yarayabilir. Gözlerinizi avucunuzun içiyle bastırmadan iki üç dakikalığına kapatın ve yavaşça ellerinizi geri çekin. Kuruyan gözler için göz kırpmanızı artırabilirsiniz. Eğer sürekli olarak ekrana bakıyorsanız, korneanız yeterince nemlendirilmediğinden göz kuruluğunuz artabilmektedir. Nemlendirici damlalar da faydalıdır ve her yerde bulunabiliyor.

Ses kaynaklı stresten kurtulun...
                        Açık ofis tasarımının artması çalışanlar için gürültü seviyesinin sürekli artması anlamına gelmektedir. İdeal olarak, server ve yazıcı gibi cihazlar ayrı bir odada bulunmalı veya çalışma alanından mümkün olduğunca uzağa konulmalıdır. Şu genel bir kaidedir. Mesafeyi iki katına çıkarmak, sesi yarıya indirir. Buna ek olarak, telefon görüşmeleri, klavye sesi ve iş arkadaşlarınızın konuşmaları da gürültü seviyesini artırır. Bu konsantrasyonunuzu bozar ve strese sebep olur. Bunun stres yaratma seviyesi kişinin sese karşı hassasiyetine göre değişir.

                        Eğer arada bir rahatlamak isterseniz, sese karşı koruma ekipmanları kullanabilirsiniz. Bu basit, ucuz kulaklıklar veya uzmanlarca özel olarak tasarlanmış otoplastikler anlamına gelebilir. Bunların fiyatı yüzlerce Euro'ya kadar çıkabilse de, bunlar çok dayanıklı ve çok rahatlar. Kulağına bir şey sokmak istemeyenler için kapsül şeklindeki tıkaçlar idealdir. Bunların ucuz olanları bile son derece işe yarıyor. Başka bir seçenek ise kulaklık, buradan rahatlatıcı bir müzik dinlemek stresi azaltabilir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

İyi Bir Konuşmacı Olmak Mümkün Mü?

                      İş yerinde veya kişisel hayatınızda insanların sizi gerçekten dinlemesi ve size güvenebileceklerini bilmeleri için konuşma becerileriniz kritik önem taşıyor. Bu durumun bilincinde olan insanlar, düzenli olarak vücut diline dikkat ediyor, konuşurken "şey" gibi dolgu kelimeleri kullanmaktan veya "eee" gibi duraksamalardan kaçınıyorlar. Bu şekilde, dinleyen tarafından dikkate alınıyor ve daha güvenilir oluyorlar. Sahip olduğumuz fikirlerin düşüncelerin içeriği kadar onları aktarma şeklimiz de söylediklerimizin dikkate alınmasını sağlıyor ve hayata geçirilmesini mümkün kılıyor. Bir çok becerilerimiz gibi konuşma becerimizi de geliştirmek büyük ölçüde bizim elimizde.

                      Doğru yöntemleri benimsediğimizde bunu gerçekleştirmek ve hedeflerimize erişebilmek hiç de zor değil. Öncelikle şunda hem fikir olalım. Spor endüstrinde etkin iletişim becerilerine sahip olmaksızın başarılı olmak neredeyse imkansız. Spor endüstrisi doğası gereği sürekli olarak başkalarıyla iletişim kurmamızı gerektiren sosyal bir çalışma ortamı sunuyor. Bir yandan sosyal olan bu ortam, diğer yandan da oldukça heterojen...
                      Başka bir deyişle, spor endüstrisinde çalışan bireyler olarak, çok farklı niteliklere sahip insanlarla sürekli olarak iletişim kurmak durumundayız. İnsanlarla konuşurken iletişimin verimliliğin etkileyen bir çok unsur bulunuyor, bunlardan hem en önemlilerinden biri hemde büyük oranda kontrolü bizim elimizde olanı, daha alımlı ve çekici bir konuşmacı olmak. Şimdi bir dakikalığına durun ve geçmişte konuştuğunuz ve dikkatinizi çeken kişileri düşünün. Muhtemelen, aklınıza gelen konuşma, dinamik ve bilgilendiriciydi. İnsanlarla etkili biçimde konuştuğunuzda, ilgilerini çeker, söylediklerinizle yürekleri ve akıllarıyla bağlantı kurarsınız.

                      Konuşurken sahip olduğunuz enerji, fikirlerinizi çekici hale getirir, karşı tarafı ikna etmeyi kolaylaştırır. Dinleme sırası size geldiğinde ise karşı tarafa tüm dikkatinizi vermek, karşınızdakini dinlemek istediğinizi göstermek, güven inşa etmenin güçlü bir yoludur. Etkileyici konuşma becerisi bir çok hedefinize ulaşmanıza olanak sunacağı gibi itibarınızı artırabilir ve kariyerinizde yeni kapılar açabilir.

                      Şimdi etkileyici bir konuşmacı olabilmek için neler yapmanız gerektiğine daha yakından bakalım. Atmanız gereken ilk adım, olumlu bir beden dili kullanmak. Konuşurken nadiren gözünüze bakan birini dinlediğinizi hayal edin. Omuzları yığılmış bakışları boş ve sesi monoton. Konuştıklarınız onu ilgilendirse bile, söylediklerinizi umursamıyor gibi görünüyor! Aslında, vücut diliniz kullandığınız kelimelerin tek başına yapabileceğinden çok daha fazlasını söyleme becerisine sahiptir. Bu yüzden bakışlarıyla konuşurken kendine güvenen, ilgili ve tutkulu görünmek çok önemlidir.

                      Duruşunuz, jestleriniz, yüz ifadeleriniz ve ses tonunuz, dinleyicinizi meşgul eden ilk işaretlerdir. Bu yüzden dinleyicinizle konuşurken ayağa kalkın, kendinizden emin olduğunuzu gösterin. Gözünün içine bakın, gülümseyin ve kasıtlı, amaçlı el hareketleri kullanın. Düşüncelerinizi aktarırken hikayelerin gücünü kullanın. Bu hikaye birinin size anlattığı ilgi çekici bir kitap, bir film veya yaşanmış bir anı ile ilgili olabilir.

                      Konuşurken hikayeleri kullanmak, karşınızdaki kişinin hayal gücünü yakalamak ve onunla gerçek bir bağlantı kurmak için son derece etkili bir yoldur. Kim olduğunuzu ve neden burada olduğunuzu açıklamak için hikayeler anlatabilir ve öğretmek, motive etmek, vizyon iletmek veya empati göstermek için hikayelerin gücünü kullanabilirsiniz.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Ödem ve Kilo Alma İlişkisi!

                   Ödem, vücudun dokularında sıkışan sıvının neden olduğu şişliktir. Ödem en sık ayaklarda, ayak bileklerinde ve bacaklarda olur, ancak yüz, eller ve karın gibi vücudun diğer kısımlarını da etkileyebilir. Vücut içinde aşırı sıvı birikmesi durumunda su tutulması meydana gelir. Su tutma dolaşım sisteminde veya dokularda meydana gelir. Ellerde, ayaklarda, ayak bileklerinde ve bacaklarda şişmeye neden olabilir.

ÖDEMİN NEDENLERİ;
                   Ödem, yerçekiminin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir, özellikle bir yerde uzun süre oturmak veya ayakta durmak ödeme sebep olabilir. Yatalak veya uzun uçuşlarda otururken olduğu gibi fiziksel olarak inaktif olan insanlar da etkilenebilir. Su doğal olarak bacaklara ve ayaklara çekilince ödem meydana gelir. Ödem, bacak damarlarındaki kapakların zayıflamasından kaynaklanabilir (venöz yetmezlik adı verilen bir durum). Bu problem damarların kanı kalbe geri getirmesini zorlaştırınca varisli damarlarda ve bacaklarda sıvı birikmesine neden olur.

                   Konjestif kalp yetmezliği, akciğer, karaciğer, böbrek ve troid hastalıkları gibi bazı hastalıklar ödeme neden olabilir veya ödemi daha kötü hale getirebilir. Tansiyon ve ağrı için kullanılan bazı ilaçlar ödeme neden olabilir veya ödemi kötüleşebilir. Alerjik reaksiyon, şiddetli inflamasyon, yanıklar, travma, pıhtılar veya kötü beslenme de ödemeye neden olabilir. Diyetin çok fazla tuz içermesi ödemi daha da kötüleştirebilir. Hamile kalmak, uterus vücudun alt kısmındaki kan damarlarına baskı uyguladığı için bacaklarda ödemlere neden olabilir.
ÖDEMİN BELİRTİLERİ;
            ~Etkilenen bölgede şişlik olması
            ~Şişmiş bölgenin üstündeki cildin gerilmiş ve parlak görünmesi
            ~Şişmiş bölgeye parmakla en az 5 saniye boyunca hafifçe bastırılıp çekildikten sonra deride çukur oluşması.
            ~Bacakta şişme varsa yürümede zorluk görülmesi
            ~Akciğerde ödem varsa öksürük veya nefes almada zorluk görülmesi bu belirtilerden bazılarıdır.

SODYUM ve ÖDEM İLİŞKİSİ;
                   Sofra tuzunda bulunan birincil mineral olan sodyum, sıvı dengesinde kilit bir rol oynar. Vücutta bu esansiyel mineralin fazlası olduğu zaman, dokular sıvı-sodyum oranını dengelemek için suya tutunurlar. Bu nedenle yüksek tuzlu bir yemekten sonra şişkinlik hissedilebilir. Sağlıklı insanlar için, ılımlı sodyum alımını sürdürmek sıvı tutulumunu azaltır veya önler. Kalp, böbrek veya karaciğer yetmezliği gibi kronik durumlardan kaynaklanan ciddi ödemleri olanlar için sodyum azaltılması, vücudun depolanan sıvıların bir kısmını serbest bırakmasında yardımcı olacaktır.

                   Çok fazla işlenmiş gıda gibi, tuz oranı yüksek öğünler yendiğinde, vücutta su tutabilir. Su tutma oranını düşürmek için en yaygın tavsiye sodyum alımını azaltmaktır. Bir çok çalışma, yüksek sodyum alımının, vücutta sıvı tutulumunun artmasına yol açtığını göstermiştir. Diğer yandan, sağlıklı erkeklerde yapılan bir çalışmada aynı etki bulunamamıştır, bu nedenle sonuçların bireye bağlı olabileceği söylenmektedir.

                   Porsiyon başına 140 miligramdan daha az sodyum içeren yiyecekler düşük sodyumlu yiyecekler olarak kabul edilirken, yüksek sodyumlu yiyecekler servis başına 400 miligramdan fazlasını içerir. Genellikle, bir gıda ne kadar az işlenirse sodyumu o kadar düşüktür. Taze veya dondurulmuş meyveler ve sebzeler doğal olarak sodyum bakımından düşüktür ayrıca süt ve yoğurt gibi bazı süt ürünleri de düşük sodyumlu olarak kabul edilebilir. Bir bardak sütte 120 miligram sodyum ve 1 bardak sade yoğurtta 150 miligram sodyum bulunur.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Parlayan Bir Cilt İçin Doğru Beslenme!

                    Lekeler, akneler sadece gençlerin değil hepimizin derdi. Doktor tedavilerinin yanısıra, beslenmenize ekleyeceğiniz gıdalar, egzersiz, temiz hava ve iyi bir cilt bakımı detoksu ile kendinizi ve cildinizi yenilemeniz artık mümkün. Mutsuz bir bağırsak mutsuz bir cilt anlamına da geliyor. Kefir kolayca bulabileceğiniz en güçlü probiyotikten zengin kaynaklardan bir tanesi. Ciltteki iltihapları önlemekten, sindirim bozukluklarını gidermeye kadar bir çok faydası var.

                    Dulavratotu, akne ve sindirim sistemi problemlerinin giderilmesine yardımcı olan bununla da kalmayıp, cilt sağlığını ve gerginliğini desteklemek için kullanılan iyileştirici bir bitki. C vitamini ve mineraller içermesinin yanısıra cildin UV ışınlarından korunmasını sağlayan karotenoidleri içinde barındıran Moringa bir diğer kurtarıcımız. Isırgan otu, cildin sakinleşmesine, egzama ve akne gibi durumların engellenmesine yardımcı olan anti-enflamatuarlara sahip detoksifiye edici bir bitki.
                    Yaban mersini, böğürtlen, çilek, frambuaz gibi antioksidan yüklü meyvelerde cildi temizlerken bir yandan da bol lifle dolu olup, insülin üretimini dengelemek için harika kaynaklar. Güçlü bir şifa kaynağı olan nane, sakinleştirici özelliğinin yanısıra, sindirim sistemine yardımcı, stresi azaltan, baş ağrılarına iyi gelen, sinüsleri temizleyen ve tüm bunlarla kalmayıp cilt için çok faydalı bir bitki. Vücutta çinko ve selenyum eksikliği bazılarımızda akne problemlerine sebep olabilir. Çünkü selenyum vücutta enfeksiyon ile savaşan beyaz kan hücrelerinin sayısını aktif olarak arttırmaya yardımcı olur.

                    E vitamini, bakır, magnezyum, potasyum, kalsiyum ve demir cildin sağlığı açısından oldukça önemlidir. Çiğ bademi içerdiği zengin mineraller bakımından sağlıklı bir atıştırmalık olarak tüketmenizi öneririz. Domates, C vitamini bakımından zengin bir besin olup, cildin kolajen üretmesine yardımcı olur. Likopen içerir ve ona kırmızı rengi veren pigmentlerle cilt dolaşımını uyarır. Su teresi, salatanızdan eksik etmemeniz gereken bir diğer cilt dostu. Cildin temizlik maddesi olup cildi besleyen ve toksinlerden arınmasını sağlayan antioksidan, karoten ve potasyumdan zengin bir besin.

                    Rezene, sindirim sistemini düzenleyen, vücuttaki ödemi, şişkinliği ve toksinlere atmaya yarayan bir bitki olmasının yanısıra, cilt ve saç sağlığınız için harikalar yaratıyor. Çay olarak tüketmeniz bile farkı görmenizi sağlayacak. Kırmızı üzüm, sedef hastalığı ve egzama gibi cilt hastalıklarından tedavisine yardımcı bir diğer sağlıklı besin. Doğal bir antihistamin olduğundan alerjik reaksiyonların kontrol edilmesine de yardımcı oluyor. Pancar, cilt temizleme özelliği ve vücuttan toksin attıran gücü ile yine olmazsa olmazlarımızdan. Epidermal sağlık ve şifa için gerekli olan potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve E vitamini bakımından yüksek.

                    Gelelim avokadoya, cildin erken yaşkanma belirtilerini ortadan kaldıran ve cilt sağlığı için çok önemli olan bir besindir. Beta karoten ve likopen içermesinin yanısıra çok güçlü bir anti-enflamatuardır. Kabak çekirdeği, her bir çekirden E vitamini, çinko, omega 3 ve 6 yağ asitlerinden zengindir. Cilt temizliği için oldukça önemlidir. Her gün bir fincan yeşil çay da içeriğinde barınan antioksidan polifenol sayesinde cildinizi iyileştirir ve güzelliğinize güzellik katar. Beslenme düzeninizde yapacağınız ufak dokunuşlarla sağlıklı bir cilde sahip olmanız kesinlikle mümkün. Şimdilik bunları hayatınıza alarak başlangıcı yapın. Bir ay da bile farkı gözlemleyeceksiniz.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Portakal Nergisi: Aynısefa Bitkisi

                    Türkiye'de pek çok ve kolay yetişen otsu bir bitkidir. Kendiliğinden yetiştiği gibi, bahçelerde estetik güzellik sağlayan süs bitkisi olarak sıkça tercih edilir. Dayanıklı bir bitkidir, yarım metreye kadar boy atar. Özellikle güneşli yerlerde, kumun ve kilin bolca olduğu gevşek toprakları sever. Kış sonunda yani Mart ayında açmaya başlayan ve sonbaharın sonuna kadar kalıcı olan çiçekleri portakal rengindedir.
                    Aynısefa bitkisinin çiçeklerinin kapalı yada açık oluşundan o günün yağmurlu olup olmayacağı da anlaşılabilir. Biyokimyasal içeriğinde kanserle savaşan bir çok madde, Saponinler, Glikozitler, Carotinoid, Xantophyll, Müsilaj, Flavonlar, Organik asitler, Likopin, Fitonzidler ve C vitamini vardır. Uzmanların doğal eczane dediği bu bitki, özellikle son yıllarda cilt bakımı kremlerinde kullanılarak, adeta doğal nemlendirici görevi görmektedir. Başka bitkilerle de karıştırıp, bir çok önemli hastalığın tedavisinde harika sonuçlar gözlemlenmiştir.

FAYDALARI;
                    Yara iyileştirme özelliğiyle bilinen Aynısefa; ağrı, şişme, iltihabı azaltmak, yaralar ve bacak ülserleri tedavisinde kullanılabilir. Hepatit A-B-C ve mikrobik sarılık hastalıklarına, kan temizleyici özelliğiyle büyük yardımcıdır. Anti bakteriyel özelliği sayesinde damar iltihabı, fistül, varis damarları, rahim ve böbrek iltihapları, ameliyat yaraları tedavisinde faydalıdır. Ayak  mantarları, kan çıbanı, pigment ve ihtiyarlık lekelerinde etkilidir. Merhemi, kaşıntılı ayak mantarına ve güneş yanığı dahil her türlü yanığa karşı etkilidir, siğil ve uyuz giderir. Hem mide bağırsak kanamaları, kalın bağırsak iltihapları ve kolitte, hemde parazit düşürücü olarak kullanılır. Adet düzenleyicidir ve adet sancısı giderir, safra sökücü bir etkisi de vardır. Kas spazmları, kalbi rahatlatma ve sinir gerginliği tedavisinde kullanılır. Sedef hastalığında önerilir.

KULLANIŞI;
~Bir tatlı kaşığı kurutulmuş Aynısefa bitkisi, çeyrek litre kaynamış suya atılarak demlenip içilir.
~İki avuç dolusu taze veya 100 gram kurutulmuş bitki bir küvete atılıp, içinde banyo yapılabilir.
~Sap çiçek ve yaprak olarak mikserde sıkılıp suyu çıkarılır. Şişeye alınır, buzdolabında on beş gün dayanır.

~İki avuç dolusu taze bitki, çiçek, sap ve yaprak olarak ince kıyılır. 500 gram iç yağı kızartma yapılacakmış gibi kızdırılır, içine bitkiler dökülür. Çıtırdaması beklenir, karıştırılır ve ateşten çekilir. Ağzı kapalı olarak sabaha kadar serin ve karanlık yerde tutulur. Ertesi gün tekrar hafif ısıda bir bezden süzecek sıvı haline gelene kadar ısıtılır. Süzüldükten sonra, temiz kaplara doldurulur. Üzerlerine, süzerken bezde kalan posalar da eklenmelidir. Kokusu kötüdür, bir-iki damla parfüm damlatılabilir. Oda sıcaklığında bir hafta, buzdolabında uzun süre dayanır.

NOT: Karanlıkta kurutulmalı ve cam kavanozlarda saklanmalıdır.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

BLOG YAZILARIMIZA ABONE OLUN

ELEKTRİK / ELEKTRONİK İŞLERİNİZ !!!

~~~~~~Bilgisayar Tamiri, Bilgisayar Bakım ve Onarım, Bilgisayar Yazılım ve Donanım, Elektrik Tamir ve Kurulum, Her tür Elektronik İşleri, Güvenlik Kamerası Montajı ve Tamiri, Alarm Sistemleri, Otomatik Kapı Sistemleri Tamir ve Onarım, Yangın Alarmı Sistemleri Tamiri YAPILIR... Devamını OKU>>>

Sponsorumuz Olmak İster Misiniz?

Blogumuzun Arşivi

DOST SİTELER

Kahin Martinez ~ Rüya Tabirleri ~ WeblonG ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ ~ Site Ekle ~ Site