Zamanın İçinde Kayıp mı Olduk?

                  Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamak, sanıyorum sadece beni değil çevremde tanıdığım birçok insanı ilgilendiren genel bir algı sorunu. Daha dün, ne zaman koca yıl bitti de yenisi başladı derken, şimdi birden kış bitti, bahar geldi diye düşünmeye başladık. Zaman için en sevdiğim tanımlamalardan biri zaman yoktur var olan saat ve takvimdir, olmuştur hep. Saat bize önceli ve sonralı bir düzen sunar. Sabah, öğleden önce, öğlen, öğleden sonra, akşamüstü, akşam ve gece, gece yarısı, sabaha karşı, derken tüm gün akıp gider. 
                  Çocukluğumuzdaki o sonsuz, bitmek bilmeyen günler, yaş ilerlediğinde, sayılı günler tek tek azalmaya başladığında birden kontrolden çıkar ve pirinç taneleri gibi, birazı da dışarı dökülerek kendince büyük bir gürültüyle kavanozu doldurmaya başlar. Ta ki son pirinç tanesi de kavanozdaki yerini alana kadar. Bir torbadan, kavanoza aktarırken ki gibi pirinçleri, belli aşamalarda hızı kontrol etme şansımız yoktur, durduramayız akışı, yavaşlatamayız. Zaman, sürekli sabit bir hızda akar, hızı hiçbir şekilde değişmez. Sadece bizim algımız bu konuda bizi yanıltır. Kimi zaman ömrümüzden gidiyor olmasına aldırış etmeden, zamanın bir an evvel geçip gitmesini isteriz. Koyulduğumuz yol, bir an evvel bitsin, varmak istediğimiz yere bir an önce varalım isteriz. Bazen zaman dursun, geçmesin isteriz. Zaman, bunu bilmez, umursamaz ve uzlaştığımız hızıyla saniyeler el ele tutuşarak dakikaları, onlar saatleri, günleri, ayları, mevsimleri ve yılları çeker alır hayatımızdan. Bize de sürekli bir şaşkınlık, kimi zaman bir çaresizlik kalır geriye. İnsan, değerleri adlandırmayı, tanımlamayı sever ve bu kendi kurduğu düzenin içinde de eriyip gider. Cebinizde otuz iki bin liranız olduğunda, nasıl kimi bir liranın harcamasını dert etmiyorsanız, otuz iki bin güneş doğuşunun da bazılarını söylenerek, erken kalkmak zorunda kaldığınız için şikayet ederek harcarsınız. Çalışıyorsanız, hemen hafta sonu gelsin istersiniz, yani beş liranızı hemen harcamaktır derdiniz. Halbuki böyle harcayabileceğiniz sadece dört bin yedi yüz tane beş liranız vardır.

                  İyi bir konser veya film izlediğimizde zamanın nasıl geçtiğini anlamayabiliriz. Eser, bizi o kadar içine çekmiştir ki, geçen süre, ruhumuza o kadar çok katkıda da bulunmuştur ki, söz konusu zamanın içine, alışık olduğumuzun ötesinde duygu ve düşünce sığmıştır. Bunu oyalanmak ile karıştırmamak gerekir. İşten eve dönüş yolunda belli bir zaman geçirmek gerektiğinde ise, oyalanmak iyi bir fikir olabilir. 3 saatlik bir uçuş süresince oyalanmak kat edilen yolu eğlenceli hale getirebilir. Bugünlerde bu tür oyalanmalar için herhalde en çok kullandığımız yöntem sosyal medyada gezinmektir. Sosyal medya tercihlerinize koşut olarak bu oyalanma süresini kaliteli veya kalitesiz geçiriyor olabilirsiniz. Toplu taşıma araçlarında çoğunlukla insanların ellerindeki küçük ekranlarla zaman geçirdiğini görüyorum. Kimileri ellerindeki küçük ekranlarda bir film izliyor, ancak büyük çoğunluk parmaklarıyla hızlı kaydırdıkları bir akışı izliyor. Film izleyenler, günün sonunda bir eseri izlemiş olmanın birikimine, fakat diğerleri ise paramparça ve çoğunlukla da gereksiz bilgiler çöplüğüne sahip oluyor. Gariptir, bende bu gereksiz bilgilerin zaman zaman bir çekiciliği olduğunu biliyorum, her ne kadar bunun cazibesinin nereden kaynaklandığını kendime açıklayamasam da. Fakat başı sonu belli olmayan akışların günün sonunda insana bir katkısı olmadığı çok belli. Üstelik böyle bir akışın izleyicisi olmak, bunu sık tekrarlıyor olmak ayrıca insanın odaklanma alışkanlıklarını da kökten değiştiriyor, sonrasında doğru düzgün bir konuşmayı bir takip edemez hale geliyor insanlar.

                  Ve hatta doğru düzgün bir film veya konser izlerken bile göz ucuyla bu tür mecrada bir şeyler takip etme bağımlılığı haline bile dönüşebiliyor bu. Bu dağınık, bütünlüğü olmayan bilgi ve konuların kimi zaman insana dinlendirici geldiğinin de farkındayım. Temelinde hiçbir düşünce disiplini gerektirmiyor olması, bu mecraları dinlendiriciymiş gibi algılamamızı sağlıyor. Sık duyduğum yakınmalardan biri, insanların bir iş gününün ardından kafalarını boşaltmak ihtiyacında olmalarıdır. Bu, kabaca bir tabirle, bir süre aptal olmak istiyorum, diye tanımlanabilir. Korkunç bir durum olmakla birlikte, bir süre aptal olabilmek için o kadar çok malzeme de sunuluyor ki bize, bu bir yerden sonra doğal bir ihtiyaç ve bu ihtiyacın giderilmesi olarak tanımlanabiliyor. Cebinizdeki otuz iki bin güneş doğuşunu, her biri yirmi dört saat üzerinden bozdurduğunuzda birden yedi yüz seksen sekiz bin biriminiz olunca, muhakkak ki bu bolluk beraberinde bu tür bir cömertlik de getirmiş oluyor. "Benim neden ara sıra kafamı boşaltmam gerekiyor, bu hiç mantıklı değil ki?" asıl sorunun bu olması gerekmez mi?
Yazımızı Beğendiyseniz Sosyal Medyada Paylaşın:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BLOG YAZILARIMIZA ABONE OLUN

DUYURU!
GönüLLü Yazar Kadromuzu Oluşturuyoruz.
Sende Sitemizde Yazar Olmak İster Misin?
O Halde Hemen Bize Ulaşın :)

SON YAZILAR

Sponsorlarımız

Öne Çıkan Konular

GÖRÜNÜM

Sitemiz En İyi Chrome iLe Görüntülenir!
© Copyright 2016 Web Long