Kim Bağımlı? Siz mi, Çocuğunuz mu?

                                      Çocukların bilgisayar, tablet yada akıllı telefon gibi teknolojik aletlerle olan ilişkisinin neredeyse 'bağımlılık' düzeyine gelmesinden yakınıyoruz. Peki ya anne-babalar olarak bizler ne durumdayız. Akıllı telefonlar, tabletler mesai saatlerini ofis dışına da taşıyor. Anne-babalar bazen zorunluluktan bazende alışkanlıktan sürekli e-postalarını yada sosyal medya mesajlarını kontrol etmek zorunda hissediyor. 

                   Eğitim ve Aile Danışmanlık Uzmanları "Günümüzde teknolojik aletlerin oldukça yaygınlaşması ve özellikle yetişkinler tarafından da kontrolsüz kullanılması genel olarak çocuk yetiştirmenin doğallığını bozdu diyebiliriz" uyarısında bulunuyor. Uzmanlar, 'teknoloji bağımlısı' gibi görünen ebeveyn sayısındaki artışı kendi gözlemlerine dayanarak şöyle değerlendiriyor; "Her yerde ve her zeminde yetişkinlerin elinde telefon görmek mümkün. Sosyal medya mecralarından hepimize sürekli oyun talebi gelmesi de bir başka gösterge. Havaalanlarında yetişkinlerin başları önlerinde, gözleri telefonlarında yada tabletlerinde oluyor. O sırada çocuklar annelerine yada babalarına bir şey soruyor, ebeveynler cevaplarını neredeyse gözlerini telefondan ayırmadan veriyor. Çocuklar bazen bağırıyor yada onları çekiştiriyor. Ardından çocuk bağırmasın diye onun da eline bir telefon veriliyor yada bir kriz yaşanıyor."

MESELE ZAMANLAMA;
                   Uzmanlara ebeveynlerin bu alışkanlıkları çocuklarını ihmal etmelerine yol açıyor mu, diye sorduğumuzda "ihmal çok kapsamlı bir ifade" diyip, ekliyor: "ihmalden çok anne-baba ve çocuk arasındaki etkileşim eksikliğinden bahsedebiliriz." Buradaki temel hata, ebeveynlerin çocuklarına ayıracakları zamanı bu tür cihazlarla geçirmeleri. Yapılması gerekense teknolojiden tamamen uzaklaşmak değil elbette. Onlara kaliteli zaman ayırdıktan sonra özgürsünüz.

ÇOCUKLAR ANLAR;
                   Sıra kendimize ve davranışlarımıza geldiğinde bir ayna tutup bir tespitte bulunmak her zaman kolay olmayabiliyor. O nedenle "Anne-babaların teknolojik cihazlarla ilişkilerinin bağımlılık düzeyinde olup olmadığını belirlemelerinin kolay yolları var mı?" sorusuna şu yanıtı alıyoruz: "Anne-babanın çocukları ile birlikte ne kadar vakit geçirdiğini, bu zaman zarfında cep telefonu yada ekrana bakma ihtiyacını ne kadar hissettiklerini kendilerine sormaları gerekir. Çocuk bir soru sorduğunda yüzler ekranda mı cevap veriyorlar yoksa gerçekten çocukla ilgileniyorlar mı? Çünkü çocuklar gerçekten kendilerine ayrılmış zamanın kalitesini çok daha iyi anlar. Merkezimize danışmanlık hizmeti almaya gelenlerin çoğunun ilk sordukları soru internet şifremiz. İlk zamanlar vermekte bir sakınca görmüyorduk, ancak sonra baktık ki, sadece anne-babalar değil gelen çocuklar da boşta kaldıkları an oyun oynuyor. Biz çocuğa müdahale edemiyoruz çünkü anne-babası da oynuyor ve çocuk bunu örnek gösteriyor. Şu anda şifreyi vermiyoruz ancak bu duruma çocuklardan daha çok aileler içerliyor. Bu durumda kim bağımlı? sorusunu ailelere sormak bana daha doğru geliyor."

                   Teknolojik gelişmelere, cihazlara karşı olmak mümkün değil. Ancak olması gerektiği gibi kullanma konusunda ailelerin çocuklarına örnek teşkil etmesi gerekiyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Evinizde Size Özel Yaşam Alanı Yaratma

                  Evinize girdiğinizde kendinizi bir kozada gibi hissetmek istiyorsanız, yaşam alanlarını tüketim toplumunun veya modanın dayatmalarından çok yüreğinizle hareket ederek dekore edin. Elbette eve kişiliğinizi yansıtmanın en kolay yolu duvarları boyamak. Ama bunu yaparken doğru renkleri bulmak çok önemli. Bu yüzden ana renkler yerine daha çok ara tonları tercih edin.

                  Mesela ışığa göre değişen, kimi mavi, kimi yeşil gibi duran bir ton ortamı hep farklı gösterir. Ayrıca ille de tüm duvarı boyamak gerekmez. İçinizden gelen bir deseni şablon gibi kullanarak işi eğlenceli ve farklı da kılabilirsiniz. Eğer bir kere boyama işine giriştiyseniz devamını da getirin. Mesela eğer uygunsa giriş kapısını da boyayabilirsiniz. Çünkü stilinizi yansıtmak evin ana kapısından başlar. Ama en kolayı saksıları boyamak. Neden her sezon yeni bir saksı alasınız ki. Dilerseniz maskeleme bandıyla geometrik desenler işaretleyin veya bazı kısımlara altın yaldız geçin yada tamamen eskitme yapın.
                  Her koşulda yapacağınız masraf sadece bir kutu boya. Salonun, yatak odasının sönük havasını artık sevmiyorsanız aydınlatma değişimleri işe yarayabilir. Ayrıca lambanızı siz de yapabilirsiniz. Eskicilleri gezip vintage, retro bir sarkıt yada abajur bulmak yeterli. Yenilemekse kolay; sevdiğiniz desen veya renkte parça kumaşı şapkanın üzerinden örtün. Bazen en basit şeyler bile keyfinizi yerine getirir, evi daha sizinmiş gibi kılar. 

                  Bunları renkli bantlarla sabitleyin, alt kısmını açıp, ipe dizin ve asın. Eski ahşap kaşıklığı boyayıp dekoratif bir takılık yapın. Sadece boyayla değil duvar kağıtlarıyla da kişisel dönüşümler yapabilirsiniz. Merdiven alınlarının her birine farklı kağıtlar yapıştırın veya benzer kağıt parçalarıyla kolaj yaparak şık bir çerçeveyle duvara asın.

EN ZOR ALAN BANYOLAR;
                  Mevcut banyoyu tazelemek uygulanabilir fikirlerle çok kolay. Ayrıca dekorasyonu tazelerken gelenekselin dışına çıkmak da mümkün.
  1. Banyoya yerleştireceğiniz bitkiler estetik bir duruş sağlarken, doğal ve canlandırıcı bir hava da yaratır.
  2. Tek ve eğlenceli bir temaya yoğunlaşabilirsiniz. Mesela parlak sarı, kırmızı ve maviyle süpermen gibi keyifli çizgi roman teması deneyin. Bu çocuklarınız için de oldukça işe yarar.
  3. Büyük, düz bir aynanız varsa, onu süslemenin bir yolu da üzerine başka bir ayna asmak. Bu çılgınca bir fikir gibi gelse de aynanın içine yapıştıracağınız ekstra bir ayna banyoyu ilginç kılar.
  4. Tek bir hamlede tazelik istiyorsanız renk değiştirin. Ama unutmayın kimi renkler ruh halinizi etkiler ve zevkinize uygun olmayabilir. Küçük banyo için koyu renk kullanırsanız alan daha da küçük görünür.
  5. Düz beyaz bir duş perdesini çocuğunuzla birlikte boyayın. Üstelik her defasında değiştirebilirsiniz. Rengarenk kumaş boyaları bu iş için ideal.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Bilinmesi Gereken Tadilat Kuralları

                     İyi planlanmış bir mutfak hem zamandan tasarruf etmenizi sağlar, hem de konforlu bir çalışma ortamı yaratarak daha az yorulmanızı garantiler. İşte bu sebeple mutfağınızı yenilemeden önce, işinizi kolaylaştıracak ipuçlarını bilmenizde fayda var.

Pişirme Alışkanlıklarınızı Gözlemleyin;
                     Yemek pişirme alışkanlıklarınız mutfakta kullanacağınız büyük yada küçük çaplı eşyaların oranını büyük ölçüde etkiler. Örneğin ne sıklıkta yemek pişirirsiniz? Ne büyüklükte tencere ve tava kullanırsınız? Hangi pişirme yöntemleri size uygun? Bu soruları kendinize yönlendirerek kolaylıkla keşfedebilirsiniz. Eğer yoğun bir şekilde yemek pişiriyorsanız temizliği kolay olabilecek gereçleri tercih edin. Tezgahınızı düzenli tutmak için modüler elektrikli gereçlerdense ankastre beyaz eşyalar ve de az yer kaplayan pratik manuel gereçler kullanabilirsiniz. Bununla birlikte mutfağınızda ağır kokular olmasını engellemek için güçlü bir davlumbaz tercih ettiğinizden emin olun.
Depolama İhtiyacınızı Göz Önünde Bulundurun;
                     Kalabalık bir aileyseniz ve çok miktarda yemek yapıyorsanız tava, tencere, pişirme gereçleri, mutfak robotları gibi eşyalar için mutfağınızın her bir köşesini değerlendirmeye çalışın. Köşe dolap sistemleri, raylı kiler sistemleri, tabak düzenleyiciler, kayar kesme tahtalı tezgahlar, her şeyin elinizin altında olmasını sağlayacak olan tezgah arası kancalı ray sistemleri göz önünde bulundurabileceğiniz düzenleyiciler arasında.

Güvenlik Önemli;
                     Ev kazalarının büyük bölümü mutfakta gerçekleşiyor. Özellikle evde yaşanan yangın vakalarının büyük çoğunluğu mutfak kaynaklı. Mutfağınızda tadilat yaparken, priz gibi elektrik bağlantılı değişikliklerin, su kaynaklarından uzak konumlandırılmasına dikkat edin.

                     Ayrıca küçük çocuklu aileler dolap tasarımlarında biraz daha yuvarlak hatlı olanlarını tercih edebilirler. Mesela varsa adalarda vede tezgah köşelerinde yuvarlak kıvrımlar daha güvenli bir tercih olabilir. Benzer şekilde keskin kenarlı kulplar da tehlikeli olabileceği için bas-aç özellikli dolap kapakları kullanabilirsiniz. Zeminde ise kaymaz zemin kaplamaları yada altı kaydırmazlı halılar seçebilirsiniz.

Ergonomiyi Düşünün;
                     Ergonomik şekilde planlanmış bir mutfak, kazaları engellediği gibi daha az eğilip kalkmanızı ve uzanmanızı sağlayarak mutfakta daha rahat çalışmanızı da mümkün kılar. Örneğin içlerinde ne olduğunu çektiğinizde tamamen görebileceğiniz çekmece sistemleri kapaklı dolaplardan daha kullanışlıdır. Benzer şekilde katlanarak yukarı doğru açılabilen makaslı dolaplar da yerden tasarruf etmenizi ve aradıklarınızı rahatlıkla bulmanızı sağlar.

Uygun Yüzeyler Tercih Edin;
                     Mutfak dolaplarınız form ve işlevin evliliği gibi olmalıdır. Paslanmaz çelik yüzeyler dayanıklı oldukları için uzun yıllar kullanabilirsiniz. Bu anlamda ekonomik de olacaktır. Ayrıca kolay temizlenebildikleri için pratik de bir alternatiftir. Mutfak dolaplarınız laminant ise yüksek darbe gücüne dayanıklı olanları tercih edin. Yüzeylerin nemden etkilenmemesi için bu kalınlık ideal olacaktır. Ayrıca genellikle tezgah arasında kullanılan seramiklerin arasındaki derzler yağı ve kiri hapsettikleri için çok pratik bir seçim değildir. Bunun önüne geçmek içinse cam yada inoks gibi malzemeler tercih edebilir yada seramikleri birbirine olabildiğince yakın kaplatabilirsiniz. Mermer ve corian da malzeme konusunda ideal bir seçenek olabilir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Sumağın Faydaları Nelerdir?

                Sumak, organik asitler, misketin, anthocyanin, kaempferol, flavonlar, tartarik asit, fenolik asit, malik asit, sitrik asit ve tanen içeren, çalı görünümünde bir bitkidir. Meyvesi küre biçiminde, kırmızımsı, ekşi lezzette olur. Uygun yöntemlerle kurutulduktan sonra, sofra tuzuyla karıştırılıp öğütülür ve baharat olarak kullanılan "sumak" elde edilir. Özellikle kokuyu azalttığı için soğan salatalarında tercih edilir. Sumak Akdeniz mutfağında kullanılan en sağlıklı baharatlar arasında yer alır. Yemeklere ekşi bir aroma kazandırmanın yanı sıra sağlık açısından çok faydalıdır. İran, Afganistan, Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Akdeniz'de yetişir. Türk mutfağında da en çok kullanılan baharatlar arasındadır.
FAYDALARI;
                Antienflamatuar ve antimikrobial özellikleri vardır. Kolesterol seviyesini düşürdüğü için kalp ve karaciğeri korur. Kanser önleyici olduğu gibi normal hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri öldürdüğü saptanmış ve artık ilaç olarak kullanılmaya başlamıştır.

                Cilt sorunlarının tedavisinde, özellikle yaraların iyileşmesinde fayda sağlar. Çiğnenmiş sumak yaprakları deri döküntülerine ve iltihaplı diş etlerinin tedavisine iyi gelir. İdrar söktürücü özelliği vardır, zararlı toksinlerin vücuttan kolayca atılmasını sağlar. Ortadoğu'da sumak suyu, mide ve bağırsak rahatsızlıkları için geleneksel olarak kullanılır.

                Geriatride ve kadın hastalıklarında düzenli olarak kullanılması yaşlanmayı geciktirdiği gibi adet düzensizliğine ve sancısına iyi gelir. Vacinal sorunlarda harici tedavi olarak uygulanabilir. Çeşitli göğüs ve solunum yolu rahatsızlıklarına iyi geldiği de bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Kanı temizler, boğaz ağrısını giderir. Yemeklere ve salatalara katılabilir ve içecek olarak da tüketilebilir. Sumaktan lezzetli bir öksürük şurubu da hazırlanabilir.

KULLANILIŞI;
Çayı: 1 çay bardağına 1 tatlı kaşığı öğütülmüş veya tane sumak konur, üzerine kaynar su dökülür, ağzı kapatılarak 5 dakika demlendirilir. Buna 1-2 damla kekik yağı da (şart değildir) katılırsa, ikisi birlikte çok faydalıdır. Dibine çöken posa tüketilmemelidir.

Öksürük Şurubu: 1 büyük bardak su, bir yemek kaşığı balla orta ateşte kaynatılır. Sonra buna 2 yemek kaşığı sumak katılır, 10 dakika karıştırarak pişirmeye devam edilir. Altı söndürülür, bir kapak örtülüp demlemeye bırakılır. Bu karışım, hava geçirmez bir kapta uzun süre saklanabilir.

Yaprağı: (Aktarlarda bulunabilir) çiğnenerek iltihaplı yaraların üzerine konur. Kaynar suda, diğer bitki çayları gibi demlendirerek çayı yapılır.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

                     Her ay özel günler kutlanmasına artık iyice alışıldı. Ekonomiyi canlandırdığı için destek gören bu günlerin en anlamlısı kuşkusuz Mart ayında kutlanan Dünya Kadınlar Günü. Zira bu günün unutulmaması gereken acı bir hikayesi var. 1800'lerin sonunda ABD'de tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçilerin anısına kutlanan 8 Mart, vahşete kurban giden emekçi kadınların hatırasını ölümsüz kıldığı için önemli.

                     Ne yazık ki bu ileri çağda bile ülkemizden şiddet mağduru kadın sayısı eksilmiyor. Hemen hemen her gün cinayete kurban giden kadınların haberleriyle sarsılıyoruz. Halbuki doğanın en zarif ve üretken varlığıdır kadın. "Kadın özünde doğaldır" derler. "Tabiat Ana" terimi boş yere türetilmemiş. Ancak varoluşu temsil eden kadın ve doğa yaradılıştan bu yana en çok şiddete ve ihanete uğrayanlar olmuş ve olmaya da devam ediyor. "Kadın doğanın mücevheridir" diyen Lajikian, kadını doğayla özdeşleştirirken doğurganlığın iki sembolünü başarıyla resimlerine de yansıtıyor. 

                     Biyolojik varoluş kadınla başlar, tomurcuklar doğa ananın kucağında açar. Ne doğa ne de kadın sahip olunacak bir nesne değildir ancak her ikisine de ihaneti özünden kopanların yapması son derece trajikomik. Dileriz kadına ve doğaya karşı işlenen ve toplumda büyük hasara yol açan suçlar affedilmesin, suçlular sonsuza dek mahkum edilsin. Bu anlamlı gönde sadece mutluluk rüzgarı esmesi dileğiyle tüm kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Türklere Kapanan Avrupa Kapısı

KARLOFÇA ANTLAŞMASI:

                  Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ın yaklaşık 70 kilometre kuzeydoğusunda, Sremski Karlovci yada bize daha aşina olan şekliyle Karlofça isminde küçük şirin bir kasaba bulunur. İlk bakışta başkent Belgrad'ın göz alan ihtişamı ve kasabaya 15 kilometre uzaktaki Novi Sad'ın rengarenk çekiciliği arasına sıkışmış, mütevazı güzelliğini, kendi kendine yaşamayı kabullenmiş bir yerleşim duygusu uyandırır. Bununla birlikte, tarihimizin dönüm noktalarından birine evsahipliği yapar, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kez şartları belirleyen değil, talep edilen şartlar üzerinde müzakere eden taraf olarak katıldığı 1699 Karlofça Antlaşması.

                   2. Viyana Kuşatması'nın başarısızlığı sadece Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın hayatına malolmakla kalmamış, aynı zamanda Osmanlıların yenilmezliği algısının da kırılmasını sağlamıştı. Takip eden yıllar boyunca Osmanlılar birden fazla cephede aynı anda savaşmak sorunda kalacak, bu mücadelenin yarattığı ekonomik sıkıntılar, iç huzursuzluklar, askeri ve lojistik yetersizliklerle gitgide daha zor bir duruma düşecekti.

                  Kanuni'nin başarı öyküleriyle büyüyen 2. Mustafa tahta geçtiği zaman, bu kötü gidişi durdurmanın tek yolunun orduyu bizzat yönetmek olduğuna karar verecek ve bu amaçla Avusturya üzerine peşpeşe üç sefer düzenleyecekti. 1697'deki üçüncü seferde, günümüzde Macaristan, Romanya ve Sırbistan sınırlarının birleştiği noktaya yakın bir konumdaki Zenta'ya kadar ilerlemeyi başaran padişah; burada taktik bir hata sonucu çok büyük bir bozguna uğrayacak ve önce Belgrad'a daha sonra da Edirne'ye dönerek, Karlofça Antlaşması'nın imzalanmasını kabul etmek zorunda kalacaktı. Bu sefer, daha sonraları Osmanlı padişahlarının ordunun başında bulunduğu son sefer olarak da kayıtlara geçecekti.
                  72 gün sürecek olan müzakereler için seçilen yer, Karlofça'ydı. Osmanlı heyetinin başında Reis-ül Küttab Rami Mehmed Paşa, Kutsal İttifak tarafında ise Avusturya Arşidüklüğü, Venedik Cumhuriyeti ve Lehistan temsilcileri bulunuyordu. Görüşmeler için, temsilcilerin içeriye aynı anda girmelerini sağlamak amacıyla dört ayrı girişi olan özel bir yapı kurulmuş ve içine de tarihte ilk kez, tarafların birbirinden üstün olmadığının altını çizmek amacıyla yuvarlak bir masa yerleştirilmişti. Osmanlı diplomasisinde daha önce eşi benzeri görülmemiş olan bu durum imparatorluğun artık yeni bir döneme girdiğinin de habercisiydi. Karlofça Antlaşması'ndan sonra Osmanlılar, artık yeni yerler fethetmek için değil, kaybedilen toprakları geri alabilmek yada eldeki toprakları korumak amacıyla savaşa girecekti.

                  Daha sonraları, antlaşmanın yapıldığı tepeye bir Katolik kilisesi inşa edildi. Yapının inşası sırasında Osmanlı heyetinin görüşmelere katılmak için kullandığı doğu yönündeki kapı, Osmanlıların bir daha ayak basmaması dilekleriyle beraber kapatıldı. Bu duvar ancak 2009'da, Belgrad büyükelçimizin de katıldığı bir törenle tekrar açıldı. Son şeklini 1814'te alan kilise, günümüzde "Barışın Meryemi" adıyla anılıyor ve yüzyıllar boyunca sadece geçtiği coğrafyayı değil, aynı zamanda buraya hakim olmak isteyen imparatorlukların kaderini de şekillendirmiş olan Tuna Nehri'ni huzurlu bir sessizlikle izliyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Akademik Çevre Edinmek!

                    Akademik çevre dediğimiz şeyin oluşması zaman alıyor ama bu oturup beklemek gerektiği anlamına gelmiyor. Elbet süreci hızlandıracak adımlar var. İşe yarayan bir kaçına değinelim istedim. Lisans yaparken bu, pek bilmediğimiz bir kavram. O zamanlar tek bildiğimiz dersleri geçmek, projeleri bitirmek, stajlara koşmak, ödevleri yetiştirmek ve daha nicesi... Açıkçası yüksek lisans yaparken de insan bir sonraki adımını pek kestiremiyor.


                    Akademide kalmak istiyor muyum, istemiyor muyum sorusu doktora senelerinde daha netleşen bir durum. Netleştikten sonra da hayata geçecek diye bir şey yok, malum Dünya liginde koltuk savaşı çok fazla. An olur herkes beyaz bayrak sallayacak noktaya gelebilir.

Akademik Çevreyi Nasıl Genişletiriz?
                    Doktora danışmanınızın peşine takılıp akademik etkinliklere katılın. Bu en güzel yöntemlerden biri. Danışmanınız sizi kolunuzdan tutup birçok akademisyen ile tanıştırıyor. Size düşen, araştırmanızı kısa süre zarfında güzel bir şekilde ifade edebilmek. İnsanlar adınızı unutsa da yüzünüzü unutmayacak, hatta danışmanınız ile bağlantınızı hatırlayacağı için size ulaşmak isterlerse yolunu bulacaklar.

                    Akademik etkinliklerde gönüllü olarak işlerin ucundan tutun. Gönüllü olduğunuz takdirde, çoğu etkinlik size katılmanız için tam veya kısmi burs sağlıyor. Etkinliklere yardımcı olmak çok eğlenceli, süreci de öğrenmiş oluyorsunuz, yeni insanlarla tanışıyorsunuz, dilediğiniz konuşmaları takip edebiliyorsunuz. Kesinlikle çok öğretici bir süreç. Unutmayın ki ilerde bu etkinlikleri sizler de düzenleyeceksiniz, yani bunlar gayrıresmi stajlar.

                    Katılmak istediğiniz etkinlik için bildiri gönderin. Evet bu kısım biraz zorlu ama bildiri gönderebileceğiniz çok fırsat var. Mesela ana konferans için elinizde bir çalışma olmayabilir ama kısa bir bildiri göndermeyi düşünebilirsiniz. Yaptığınız araştırmanın uygulama ayağı varsa, demo olarak sunabileceğiniz bir bildiri de olur. Büyük konferanslarda doktora öğrencileri için de bir kısım oluyor.

                    Yaz/Kış okullarına katılın. Yeni bir konu öğreneceği zaman bazen nereden başlamak gerektiğini bilemiyor insan. Bu noktada yaz/kış okulları hayat kurtarıyor. Genelde bir-iki hafta süren bu etkinliklerde bir ders programı oluşturuluyor ve alanında en iyilerden oluşan bir ekip bu dersleri veriyor. Kısa sürede birçok farklı konu hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Hoşunuza gideni seçip, araştırmanıza eklemek sizin bileceğiniz iş.

                    Yurt dışında staj yapın. Tez danışmanınızın veya üniversitedeki hocalarınızın bağlantılarını kullanarak yurt dışında staj yapmayı deneyebilirsiniz. Araştırmanıza ivme kazandıracak bir adım olabilir, denemeye değer.

                    Bunların hepsi için parayı nereden bulacağız dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, bu adım da zor. Genelde ufak ufak bursları bir araya getirip katılmak mümkün. Mesela üniversiteniz, vakıflar, Tübitak, çalıştığınız projeler, etkinliği düzenleyen kurumlar burs konusunda yardımcı olabilir. Bu, damlaya damlaya göl olur modeli çok eğlenceli değil ama uğraşmaya değiyor. Yurt dışına açılmak şart, akademik çevre dediğimiz şey insanlarla etkinleşerek büyüyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Beyindeki Aşırı Enerji Dengesi

Dişil Enerji ve Eril Enerji Deyince Neleri Anlamalıyız?
                Dişil enerji aynı zamanda duyguları temsil ediyor. Hepimizin duyguları var. Robot değiliz ama artık pek çok insan robot gibi. Baktığımda pek çok kadın robot gibi. Erkekler zaten öyle; kapatmışlar kendilerini. Duygularını hissetmiyorlar. Hayat sadece hedef koyup para kazanmak değil. Böyle yaşarsan belli bir yaşa geldiğinde çok paran olabilir ama tatmin duygun eksik kalır. O yüzden denge çok önemli. Eril-dişil dengesi, yin ve yang gibi.

                Dişil enerji içe dönük enerjidir. Yin enerjisidir. Ayı ve geceyi simgeler. Eril enerji ise güneşi, gündüzü simgeler ve yang enerjisidir. Gündelik hayattır, sol beyindir. Sağ beyin yaratıcılığı ve sezgileri; sol beyin rasyonelliği ve mantığı simgeler. Sadece mantığı ile hareket eden her zaman eksik kalır. Sezgileriyle birleştiren muhteşemdir. İş adamları, yöneticiler hem sağ hem sol beyinlerini kullanırlarsa çok daha başarılı olurlar. Bilinmeyeni bilinir hale getirmek sağ beynin görevidir. İşte o zaman fark yaratırsınız. Rakamlar bir yere kadardır. Büyük bir sıçrama için sağ beyni, yani dişil tarafımızı kullanmalıyız. Mustafa Kemal Atatürk buna çok iyi bir örnektir. Vizyonerdir.

Dişil ve Eril Enerjinin Dengesizliği Hayatımızı Nasıl Etkiler?
                Dişil enerjide aşırı dengesizlik varsa bu, kişide depresyon, karamsarlık, alınganlık ve aşırı sencilik olarak ortaya çıkabilir. Yani kendi önceliklerini hiçe sayan, hep başkalarına evet diyen, kendine hayır diyen, kendi sınırlarını koyamayan bir kişilik yapısı... Dişil enerjinin fazlalığı aşırı vericilik, aşırı fedakarlık ve günün sonunda hayal kırıklığı getirir. Kilo alma eğilimi olarak ortaya çıkabilir.

                Durağanlık, aşırı içe dönme, melankolik haller de bu dengesizliğe dahildir. Dişil enerjinin yoksunluğunda ise duygularla bağlantı kuramamak, sevgiyi hissedememek, yardım alamamak, yaşamdan zevk duyamamak ve alma eylemini gerçekleştirememek görülür. İsteyememek, sevilmeye izin vermemek, layık görmemek, yakınlık korkusu, alanına alamamak. Aşırı eril enerjinin dengesizliğinde ise, fazla uzağa gitmeye gerek yok, uzun zamandır dünyamızın yaşadığı sorunlar, savaşlar, güç mücadelesi, kapitalist sistem, kontrol ihtiyacı, tahakküm etme ihtiyacı, derinlerde güvensizlik, şiddet, aşırı düşünmek ortaya çıkar. Eril enerjinin yoksunluğunda ise harekete geçememek, tembellik, atalet, ertelemek, kararsızlık, cesaretsizlik vardır.

Sağ ve Sol Beynimizi Nasıl Dengeli Aktive Edebiliriz?
                Sağ beyni içe dönerek, meditasyon ve nefesle aktive ederiz. Annemizi onurlandırmaya başlayarak, duygularımızı yaşamaya başlayarak, dansla, müzikle ve bu akışla bedenimizle bağlantı kurarak aktive edebiliriz. Sol beyni ise harekete geçerek, güç ve güveni hissederek aktive edebiliriz. Örneğin yürüyüş yaparken bile ayaklarımızın yere bastığını, o gücü hissederek aktive edebiliriz. Odaklı bir şekilde harekete geçerek, hareketi seçmekle başarabiliriz.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Güne Kısa Bir Bakış... (Editörden)

                Türk toplumunun Şubat 2019 itibariyle üç temel problemi var. Bunlar 1. Akıl sağlığı, 2. Adab-ı muaşeret veya görgü kuralları, 3. Kendini bilme olarak sıralanıyor bana kalırsa. Bu temel konularda bir iyileşme, bir ortaklık sağlanamadan, diğer bahislerde, yani eğitim, adalet, ekonomi ve siyasette kalıcı ilerleme beklenmemeli.

                Yaygın anlamda kabul görecek ve ilerde Magna Carta veya Sened-i İttifak benzeri bir vesika olarak tarihe geçmesi muhtemel ayrıntılı bir 'toplumsal sözleşme' şu anda aklı başında, saygılı ve kendini bilen her Türk vatandaşının ihtiyacıdır. Ülkemizin herşeyden önce coğrafi sınır ve zeminini korumak, bunu gelecek kuşaklara sağlam şekilde aktarmak istiyorsak, giderek derinleşen politik görüş ayrılıklarımızı ortak bir temel üzerinde ele almayı düşünmeliyiz.
                Yani birbirimizi süründürecek hatta boğazlayacak olsak da, bunu kodları-koordinatları belirlenmiş bir ahlak alanında, bir 'moral' sahada yapabilmeliyiz. Diğer türlü zaten çok ağırlaşmış bulunan sosyal buhran, dönemsel hatta neredeyse anlık olarak 'gücü gücü yetene' haline dönüşecek, hükümet edenlerin dahi iktidar edemeyecekleri bir kaos herkesi yiyip bitirecektir.

                Tarih bize aktüel gelişmelerin empoze ettiği halleri ve bu süreçlerdeki insan kararları ile sonuçlarını aktarır. Bunların tamamını hayat devam ederken idrak edemeyiz elbette, ancak veya belki tahayyül edebiliriz. Diğer türlü tarih, tarih olmazdı. Ancak içinde bulunduğumuz günler, çocuklarımız ve torunlarımız için büyük ve giderek artan bir belirsizlik içindedir.

                Bununla birlikte komşularımızda ve dünyada yaşanan belirsizlikler de, çoğu zaman ülkemizdeki olumsuzluklar için bir kılıf, adeta bir kabullenme oluşturmaktadır. Yani "dünyanın çivisi çıkmış kardeşim, biz ne yapalım" halleri veya diğer ülkelerdeki kepazeliklere işaret ederek "yat kalk, durumuna dua et" vaziyetleri... Yakında "kurtarılacak gün kalmayınca" şimdiki zamanın da sonsuz olamayacağını acı şekilde anlayacağız ama o vakit artık kendimizi bilmemiz için kalmamış olacak.

                Bizim için zaten hava nahoş. Önemli olan bu coğrafyadaki varlığımızı devam ettirecek genç nesiller. Onlara pek de hayırlı bir miras bırakmayacağımız her halimizden belli de, hiç değilse önlerinden bir an evvel çekilelim. Mustafa Kemal Atatürk, bizim 20. yüzyıl başlarındaki müstesna bir şansımızdı. Ateşe düşmüş bir milletin, Çanakkale'nin güveniyle tekrar ayağa kalkmasını sağladı. Onun üzerinden yaldızlı kitaplar, cilalı laflar üretenlerin, bugün Atatürk'ün adını bile anmakta zorlananlarla aslında "aynı yolda beraber yürüdüklerini, aynı yağmurda beraber ıslandıklarını" düşünüyorum.

Adaletli ve Adablı günler dileriz.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Duygusal Zehirlenme Belirtileri

                  Duygusal zehirlenme gerçektir çünkü tam olarak ifade edilemeyen hisler gerçekten de duygusal zehir olarak birikebiliyor. Belirtiler ise şöyle sıralanıyor; Yorgunluk, Asabiyet, Hevessizlik, Depresyon, Duygusal Tepkisellik, Sinizm...

                  Hepimizin bilinçli veya bilinçsiz olarak zaman zaman duygusal zehirlenmelere maruz kalabiliyoruz. İşte tam da bu probleme bir çare olarak ayurvedik yaşamın en değerli günlük rutinleri arasında yer alan nefes ve meditasyon egzersizleri sayesinde, günlük duygusal detoks mekanizmalarımız en randımanlı şekilde işler. Buna rağmen bazı durumlarda çok eski veya çok ağır bir duygusal zehirlenmenin bedenimizden tahliye edilebilmesi için sistemi başka detoks mekanizmaları ile de desteklememiz gerekebilir.
                  Tüm duygularımız ihtiyaçlarımız da türüyor ve insan olarak hepimizin açlık dışındaki temel ihtiyaçları var. Bu yazıda duygusal bazda olan temel insani ihtiyaçlarımızı da hatırlayalım istedik; İlgi Çekme, Sevilme, Taktir Edilme, Kabul Görme...

                  Fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımız karşılandığında aşağıdaki hisleri deneyimliyoruz; Rahatlık, Haz, Mutluluk, Memnuniyet, Tatmin, Neşe...

                  Fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımız karşılanmadığında ise aşağıdaki hisleri deneyimlemeye başlıyoruz; Sıkıntı, Acı, Üzüntü, Rahatsızlık, Kırılganlık, Aksilik...

                  Karşılanamayan ihtiyaçlardan kaynaklanan acı duyma durumuna bir çözüm getirilemezse, bu hemen ardından bizi ikincil duygu durumuna doğru sürüklüyor ve genellikle aşağıdaki ek hislerin oluşmasına yol açıyor; Endişe, Düşmanlık, Suçluluk, Depresyon...

                  Bedenimizden tahliye edemediğimiz yani dönüştüremediğimiz duygularımız nedeniyle hem fizyolojimizde hemde zihnimizde oluşan toksin yükü biz fark etmeden algılarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, seçimlerimizi, kararlarımızı ve sonuç olarak yaşamımızı yönlendirmeye başlıyor. Omuzlarımızda, sırtımızda, kalbimizde, zihnimizde, karnımızda veya bedenimizin herhangi bir yerinde birine karşı öfke, kin, affedememe veya korku hisleri beslemek bizi adeta bir duygusal hapishane içinde tutuyor. Bu durum ironik bir şekilde affedemediğimiz kişiyi yani karşı tarafı değil, kendimizi etkiliyor. Oysa duygusal anlamda özgür olmak kendimizi çok daha hafif, iyi, neşeli ve bağımsız hissetmemizi sağlıyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Maddesel Yaşamak 'Hayat' Değildir

                   Mutlu olmak insanın hakkıdır. Mutluluğu aramak da bir haktır. Mutlu olma yolları yaratmak ise bu yoldaki çalışmalardır. Ancak ne yaparsak yapalım geçici ve kalıcı mutluluğu ayırt edemez bir toplum haline geldiğimizin farkına varamıyoruz. Yanlış ve hatalı olduğunu bile bile mutlu olabilmek düşüncesiyle gerçekleştirdiğimiz o kadar çok şey var ki...

                   Küçük mutluluklar yaratıp asıl mutluluğa ulaşamadığımız, bölük pörçük mutluluk oyunlarıyla vakit geçirdiğimiz bir dünya yarattık. Belki de bu hazır olan yaratılmışlığın bir parçası olmayı seçiyoruz. Bu da demektir ki kendi irademizi kaybettik ve bizlere dayatılan iradeleri doğru kabul etmeye başladık. O halde, nerede kaldı özgür irade? Kendini bağımlı hale getirmiş olanların farkına varmadan dahil oldukları mutluluk oyununa özgür irade diyoruz.

                   Yeni Yıl'ı kutladık ve kısa süre için mutlu olduk. Kimileri otellerde, kimileri yurt içi ve yurt dışı beldelerde, kimileri partilerde, kimileri evlerinde yaşadılar bu mutluluğu... Ancak sabah uyanan herkes bir değişiklik olmadığının farkına vardı. Belki farkında olanlar da kendilerince bir mutluluk oyunu oynadı.

                   Şubat ayı ise kendi bereketiyle geldi... 14 Şubat 'St. Valentine's Day' diğer bir deyişle Sevgililer Günü. Yine bir veya iki günlüğüne, en azından birkaç saatliğine mutlu olacağız. Bizler, bu dünyada yaşayan insanlar, sahip olduğumuz değerlerin içini boşaltmaya devam ettikçe, nedenini anlayamadığımız bir sistemin girdabına kapıldıkça, kalıcı olanı fark edemedikçe, kulaklarımızı doğru sözlere ve bilgilere kapadıkça, herkesin gittiği hatalı yolda ilerledikçe, 'Akıntıya kürek mi çekilir?' dedikçe, bir rüya aleminde yaşamaya devam ederiz. Uyandığımızda ise büyü bozulur. Dünyanın acıları karşımıza çıkar. Halbuki acı ve mutluluk, hüzün ve sevinç birbirinden ayrı düşünülemez. Birbirini tamamlayan zıt duygulardır bunlar.
HAYAL ve GERÇEK;
                   Gerçek mutluluk nedir? O mu bizi bulur? Biz mi onu buluruz? Felsefik yaklaşımlar ile bu yazıyı sıkıcı hale getirme niyetinde değilim. Ancak, yaşarken ve bazı adımlar atarken, kendimize bir yol bulmaya çalışırken önemli bir noktaya dikkat etmeliyiz. "Püf noktası" dediğimiz şey de zaten gerçek ve hayal arasındaki, yani kalıcı ve geçici olan arasındaki farktır. 

                   Geçici olan o anı yaşamaktır. Ancak, kalıcı olan ise her anı yaşamak demektir. Değerlerin ve kutlamaların içini boşalttıkça, kendi istediğimiz yeni anlamlar ve değerler yükledikçe geçici mutluluklar da zamanla mutsuzluklara dönüşmeye başlar.

SEVGİLİLER GÜNÜ;
                   İmparator II. Claudius'un ordusunda savaşacak asker bulamaması sebebiyle evlilikleri yasakladığı bir dönemde bir rahip olan Valentine'in çiftleri gizlice evlendirdiğini, bu yüzden de 270 yılında imparator tarafından şehit edilmiştir. Kutsal evlilik bağının önemini vurgulayan Kilise, bunun putperest inanışla bağdaştırılmaması gerektiğini vurgulamış ve Valentine'in şehit edildiği 14 Şubat gününü Aziz Valentine günü olarak ilan etmişti. Sevginin kutsallığını ve bu sevginin köklerinin Tanrı'dan geldiğini vurguluyordu kilise.

                   Bugün ise, 14 Şubat günü bir gencin koluna takıp gezdireceği bir 'partner' sahibi olma günü. Buyurun size içi boşaltılmış ve değersizleştirmiş bir kutlama. Gerçek sevginin tamamen anlamsızlaştırıldığı bir yaklaşımdır bu. Ticari kaygıların ön plana çıktığı, piyasaların hareketlenmesi için bereket kabul edilen bir tarih oldu 14 Şubat. O kadar ticari oldu ki, ülkemizde Hristiyan adetidir diye Yeni Yıl kutlamayan ve kutlanmaması gerektiğini savunan insanların bile, bile isteye kutladığı bir gün oluverdi.

                   Sevgiye dair, mutluluğa dair her şeye sahip olmaya çalışmak insanın en doğal hakkı. Ancak gerçek sevgi nedir? Her şeyi maddesel yaşamak demek değildir. İçinde ruhaniyet olmayan bir yaşam anlamını yitirir. Maneviyatın tamamlamadığı, yapılandırmadığı her şey geçicidir ve bizleri güldürmez, sadece tebessüm ettirir. Halbuki bizler mutlu olmak için ve gülmek için varız.

                   Mutluluğumuz daim olsun.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

BLOG YAZILARIMIZA ABONE OLUN

ELEKTRİK / ELEKTRONİK İŞLERİNİZ !!!

~~~~~~Bilgisayar Tamiri, Bilgisayar Bakım ve Onarım, Bilgisayar Yazılım ve Donanım, Elektrik Tamir ve Kurulum, Her tür Elektronik İşleri, Güvenlik Kamerası Montajı ve Tamiri, Alarm Sistemleri, Otomatik Kapı Sistemleri Tamir ve Onarım, Yangın Alarmı Sistemleri Tamiri YAPILIR... Devamını OKU>>>

Sponsorumuz Olmak İster Misiniz?

Blogumuzun Arşivi

DOST SİTELER

Kahin Martinez ~ Rüya Tabirleri ~ WeblonG ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ ~ Site Ekle ~ Site