Yeni ve Doğal Bir Beslenme Trendi: Vegan

                    Geleceğin yükselişe geçecek yaşam tarzlarını merak ediyorsanız, size verilebilecek tek bir yanıtımız var: Doğaya ve bedenine saygılı olmak. Evet bu kadar basit. Dijital detokslarımız, doğaya saygılı tasarımları tercih etmemiz, fit olmaktan ziyade sağlıklı bir vücut için spor yapmamız, meditasyon, yoga ve çeşitli ritüellerle ruhumuzu arındırma çabalarımızın hepsi bu trendin bir parçası. Ancak içlerinden belki de en önemlisi, beslenme alışkanlıklarımız. Yoğun bir şehir hayatı bize fast food tarzını benimsetmeye çalışsa da, ki başarılı olduğu zamanlar oldu, maalesef hepimiz sağlıklı beslenmeye dikkat ediyoruz. "Onu yemeli miyim? Benim için gerçekten yararlı mı? Sağlıklı olmak için neler yapmalıyım?" sorularını sorup, neredeyse her gün yeni bir trendi Google'lıyoruz. Sosyal medyada #clean eat - #vegan food - #healthy food gibi etiketlerin popülerliğini de göz önünde bulundurarak, son zamanlarda en "cool" kavramın sağlıklı olmak olduğunu söyleyebiliriz.

                    Hepimiz her zamankinden daha fazla kendimizi önemsiyor, yiyeceklerimizin nereden geldiğini bilmek istiyoruz. Doğa bize et, süt ve çeşitli sebzeleri sunarak cömertçe davransa fa bu temel besin gruplarının alternatiflerini bularak beslenmek de mümkün. İster kendi beden sağlığınız için ister doğaya ve çevreye saygılı bir beslenme tarzını benimsemek için; süt, et veya şekerden uzak durmak isteyebilirsiniz. Üstelik hayatınızı bu şekilde devam ettirmek tahmin edildiği kadar zor değil. Her birini karşılayacak besinlerle lezzetli, sağlıklı ve iştah açıcı yiyeceklere kavuşabilirsiniz.
                    Öncelikle hatırlatmakta fayda var: Sevdiğiniz her şeyden vazgeçmek zorunda olduğunuzu hissetmek yerine, sevdiğiniz bir şeyi nasıl taklit edebileceğinizi ve bunu nasıl sağlıklı hale getireceğinize odaklanın. Böylece strese girmeden, büyük bir sorumluluğun altında ezilmeden yaşam tarzınızı değiştirmeye başlayabilirsiniz. Uzmanlar bu konuda atılması gereken ilk adımın mutfaklarımızı dönüştürmek olduğunu söylüyor. Ayrıca süt, şeker ve et olmadan bir yaşam tarzı sağlamak için birçok alternatif mevcut. Tüketmediğiniz yada tüketmek istemediğiniz her bir besinin aslında alternatifi bulunuyor.

ETSİZ ET İLE TANIŞMAYA HAZIRLANIN!
                    Kulağa biraz garip geldiğinin farkındayız ancak et yemeden benzer lezzete erişme şansına sahipsiniz. Et olmamasına karşın gıdaya et kokusu ve tadı veren maddeler yada diğer bir deyişle alternatif et ürünlerine ilgi gün geçtikçe artıyor Bu durum beraberinde birçok alternatif besini ve tarifi de beraberinde getirdi. Uzmanlar 2019 yılı itibariyle mutfakların daha etsiz olacağı görüşünde. Alternatiflerin sayısı ve çeşitliliği de bir hayli fazla. Etsiz bir yaşam tarzına geçmek isteyenlere birkaç küçük önerimiz var:
           ●Tofu, yulaf, kinoa gibi besinlere mutfağınızda daha fazla yer açın.
           ●Kıyma yada sosis yerine fasulye, baklagil veya mercimek deneyin.
           ●Tavuk yerine patlıcan kullanmaya ne dersiniz?
           ●Mantarı doğru baharatlarla eşleştirirseniz lezzetli hamburgerlere elveda demek zorunda kalmayacaksınız.
           ●Avokado, koyu yapraklı yeşillikler ve brokoliyle dost olmanızda fayda var.

ŞEKERSİZ TATLILAR ÇEŞİTLENİYOR...
                    Bir yanda çikolatalı tatlılar, bir yandan yükselen tarçınlı kek kokuları derken havaların ısınmasıyla birlikte dondurmalı tatlılar da kapımızı çalıyor. Tüm iradenizle bu cezbedici tatlardan uzak durmayı başardınız. Harika! Ayrıca kahvenizden şekeri çıkardınız, paketli gıdalardan uzak duruyorsunuz, peki tüm bunlar yeterli mi? Araştırmalara göre bir yetişkin hayatı boyunca gerektiğinden çok daha fazla şeker tüketiyor. Bu nedenle ek şeker alımını sınırlamak hatta işi bir adım öteye götürüp şekeri hayatımızdan tamamen çıkarmak iyi bir fikir gibi. Yaşam tarzınızı değiştirmeye kararlıysanız, sizinle birkaç küçük sırrı paylaşabiliriz.

           ●Favori tatlınızı yemeyi bıraktınız ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Sakin olun, şeker alımınızı azaltmak, lif, vitamin ve mineral alımınızı artırmak için taze veya pişmiş meyveleri tercih edebilirsiniz.
           ●Şekersiz seçenekleri seçtiğinizden emin olmak için her zaman etiketi okuyun. Ayrıca yemeğinizi tatlandırmak için otlar ve baharatlardan yardım alın.
           ●Konserve sebzeler ve sebzeler de ilave şeker içerebilir. Etiketleri okumaya devam!
           ●Granola ve protein çubukları gibi sağlıklı atırştırmalıklar, çok fazla ilave şeker içerebilir. Bunlar yerine taze kuruyemiş ve meyvelere çantanızda yer açmalısınız.

HİNDİSTAN CEVİZİ SÜTÜ YÜKSELİŞTE;
                    Belki de en zor terk edilecek besinin maddesi süt ve süt ürünleri olabilir. Bu beslenme tarzını benimseyecekseniz yoğurt, peynir, dondurma, kefir, süt ve birçok besinde bulunan peynir altı suyuna veda etmeniz gerekecek. Ne kadar büyük bir karar olduğunun farkındayız ancak, yalnız değilsiniz. Süt içermeyen bir diyet alerjik reaksiyonlarınızdan kaynaklı olabileceği gibi, vegan besinler için de zorunlu bir hal alabiliyor. Bunun yanı sıra akne, sindirim gibi konularda sorun yaşayanlar da süt ve türevlerini hayatlarından çıkarmaya çalışabiliyor. Üstelik sevdiğiniz bu lezzetlere veda etmek zorunda değilsiniz, yalnızca yerine koyabileceğiniz doğru alternatifleri bulmanız gerekiyor. Süt ürünlerini karşılayacak gıdalar bulma fikri çok zor gelse de, süt ürünlerinin besin değerlerine sahip birçok sağlıklı ve besleyici gıdanın mevcut olduğunu da hatırlatalım. İşinize yarayacak birkaç küçük ipucu bırakıyoruz.

           ●Gerekli proteini sağlamak için diyetinize kaju ve Brezilya fıstığı gibi fındık ekleyin.
           ●Hindistan cevizi yağı yeni kurtarıcınız olacak gibi.
Çoğu yemeklerde tereyağ yerine kullanabilirsiniz. Soğukken sert olduğundan, ev yapımı tatlılar için de oldukça uygun. Ayrıca sütünün lezzeti sizi şaşırtacak!
           ●Süt ürünleri yerine kullanabileceğiniz gıdalardan biri de tofu. Tofuyu başka malzemelerle karıştırarak vegan peynirler yapabilirsiniz.
           ●Günlük diyetinize brokoli, lahana, karahindiba yeşillikleri ve ıspanak gibi yiyecekler eklemek; D vitamini, kalsiyum ve protein gibi vücudunuzun ihtiyaç duyduğu temel besin maddelerinin korunmasına yardımcı olabilir.
           ●NOT: Yaşam ve beslenme tarzınızda önemli değişiklikleri yapmadan önce bir doktora veya uzmana danışmanız gerektiğini de hatırlatalım.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Galaxy Fold Testleri Başarıyla Geçemedi

                      Şubat ayında ABD'de düzenlenen MWC 2019 etkinliğinde tanıtılan yeni telefon Samsung Galaxy Fold testleri ne yazık ki başarıyla geçemedi. Samsung’un açıklamasına göre 200.000 açıp kapatmaya dayanıklı dediği 5 adet test telefonları, yayıncıların yerindeyse ellerinde kaldı. Bu telefonlardan 2 tanesi kullanıcı hatası olduğu tespit edildi. Diğer telefonların neden arızalandığı araştırılıyor. Samsung bugün yaptığı açıklamada konunun incelendiğini Galaxy Fold model telefonun çıkış tarihinde bir değişiklik olmadığını belirtti. 

                      Anlaşılan Samsung’un yeni şeyler denerken bir şeyleri patlatma veya kırma içgüdüsü bulunuyor! Yapılan onca hata analizlerine rağmen bazen de gözden kaçan şeyler olabiliyor. Büyük firmaların bu denli hata yapabilmesi akıllarda soru işareti bırakıyor. Güvenli ve bir ömür götürecek bir telefon modeline sahip olabilecek miyiz?

                      Samsung hisseleri güne düşüşle başladı. Basında ikinci Note 7 faciası en azından bu patlamıyor gibi cok sert tepkiler aldı. Samsung gibi bir devin şimdi nasıl bir yol izleyeceği merakla bekleniyor. Samsung’un rakibi olan Huawei ile yarış halinde olduğu herkez tarafından bilinmektedir. Bu son olayla huawei bu yarışta öne geçmiş oldu. Yukarıdaki satırlarımızda bahsettiğimiz gibi hisselerinde %3 düşüş yaşandı. Tabiki her zamanki gibi bu düşüş diğer bir dev olan Apple’e yaradı. Apple’in hisselerinde artış olacağı söyleniyor.

                      Şimdi tüm gözler bu 3 devin üzerinde... 26 Nisan'da piyasaya çıkacak olan Galaxy Fold'un Amerika fiyatının 1980 dolar (yaklaşık 11.500 TL) seviyelerinde olacağı biliniyor. Türkiye fiyatları henüz kesinleşmese de yakın zamanda tüm detaylarını gözümüzle görebileceğimiz bu model, kullanıcılar tarafından merakla bekleniyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Moda da Çılgın Fırfır Havası

                    Meyveli krem şanti bulutu, renkli çiçek tomurcuğu... Koizumi'nin dünyasında krem şantinin, gül yaprağının yerini Japon organze fırfırı alıyor. Koizumi'nin tasarımı olan bir silüeti oluşturmak için 50-80 metre kumaş gerektiğini biliyormusunuz? Şubat ayında New York'taki Koizumi'nin ilk defilesinin sonunda oyuncu Gwendoline Christie tarafından giyilen final elbisesi içinse neredeyse 200 metre şeker pembe, mint yeşili ve civciv sarısı renkte organze kumaş kullanıldı. Harcadığı çalışma saatleri tartışılmaz, onun yerine teknik bilgisinin zenginliğini konuşmak gerek! Her bir fırfır bandı, dikiş makinesiyle birleştirilmeden önce patron tarafından (o tam anlamıyla bir kontrol delisi) tek tek seçilmiş tam 400 tondaki bir renk tablosunda oluşturuluyor.
                    Hayalperest, titiz ve couture'e yatkın Tomo Koizumi'nin çalışmaları, moda editörü Katie Grand'ın şaşmaz keşfetme yeteneğiyle ortaya çıktı. Arkadaşı Giles Deacon'ın teşvikiyle İnstagram'daki bu özel tasarımcı tanınmış oldu. Koizumi'nin daha muhteşem parçalara doğru hızla evrimleşmesi, Grand'i bu yeni fenımeni desteklemeye teşvik etti. Ocak ayında Katie, Koizumi'ye Şubat ayında defile yapmayı teklif ediyor. Hemen Marc Jacobs'a saç tasarımcısı Guido Palau ve makyaj sanatçısı Pat McGrath'e ve defilede yürümeleri için Rowan Blachard, Emily Ratajkowski, Bella Hadid ve Gwendoline Christie'ye telefon ediliyor. Zarlar atılıyor ve defile 8 Şubat'ta Madison Bulvarı'ndaki Marc Jacobs mağazasında gerçekleşiyor. 

                    Çalışmaları, yeni maksimalizmi mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Molly Goddard'ın yaramaz tül elbiseleri herkesin dikkatini çektiğinde, bu maksimalist hareketin ortaya çıkmasını Londra'da başlatan iki kişi vardı (2010'lu yılların moda monarşisinin aksine). Bu maksimalist trend, Central Saint Martins'in usta sanatçısı Matty Bovan'ın (aynı zamanda Katie Grand'ın himayesinde) ilk koleksiyonlarıyla ve onu takip eden İsviçreli Kevin Germanier'inkierle doğrulandı. Bu tasarımcılarla birlikte Tomo Koizumi, "pop"u yeniden tanımlayarak kadınların moda beğenisini fethediyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

KALORİ Takibi İle Kilo Verilebilir Mi?

                    Beslenmenizdeki ufak detaylara takılıp vücut kompozisyonunuzu en çok etkileyen elementleri gözden kaçırıyor olabilir misiniz? Vücut kompozisyonunu daha iyi bir hale getirmek için antrenman yapan kişilerde en yaygın gördüğüm şey, kilit unsurlar ve daha az öneme sahip detaylar arasındaki farkı bilmemeleri. Ancak öncelikle o büyük kilit unsurları düzene koymanız gerekiyor çünkü çabalarınızın karşılığını ancak böyle görebilirsiniz. İnsanların yanlış şeylere odaklanmalarıyla ilgili bir örnek paylaşalım. Diyet tavsiyesi isteyen birisine beslenme düzenini sorduğumda ne kadar sık "Kahvaltıda yulaf ezmesi yiyorum" diyerek cevap vermeye başladıklarını ve yediklerini sıralamaya devam ettiklerini anlatamam. Bende buna karşılık, "Hop bir dur bakalım! Öncelikle toplamda kaç kalori aldığını biliyor musun?" diyorum. Cevap hayır oluyor. Bu esasında ipin ucu kaçma meselesi değil çünkü ortada düzgün bir ip bile yok. Gelin ipleri nasıl elinize alacağınızı konuşalım.
YİYECEKLERİ DEĞİL BESLEYİCİLİĞİ DÜŞÜNÜN;
                    Antrenmanınıza yakıt olması için öğün planlaması yaparken öncelikle o o ögün planının bir diyet olmadığını bilin. Öğünlerinizi planlamak ve her gün ne yiyeceğinizi bilme düşüncesi güzeldir. Ancak sizin esas önemsediğiniz şey yiyeceklerden aldığınız besinler, değil mi? Besinleri içeren yiyeceklerin kendilerini değil. Büyük resme bakıp beslenmenizin ana yapısını düşünmelisiniz, sadece öğünleri değil. İlk düşünmeniz gereken şey eneji dengesi, bu da kaloriler demek. Sonra kalorilerin nereden geldiğini düşünmelisiniz. Ayrıca, uyguladığınız program boyunca aldığınız veya verdiğiniz kilolar dahil enerji dengenizi nasıl organize ettiğinizi planlamanız gerekir. Bu şekilde diyeti bölümlere ayırmış oluruz ve her bir bölümün bir amacı olur.

MUHAFAZA ÇALIŞMALARI;
                    Velimli bir diyet planlayabilmek için muhafaza aşamasında alacağınız kalori miktarını tespit etmelisiniz. Her vücut ağırlığı ve vücut kompozisyonu kombinasyonunu muhafaza etmeye uygun alabileceğiniz bir kalori aralığı olur. Ve muhafaza için kalori miktarınızın statik olmadığını bilmeniz çok önemli. Sezon dışı günde 3,500 kalori alarak 93 kilomu koruyorum. Eğer yarışma öncesi 82 kiloya kadar indiysem, bir hafta boyunca ortalama aldığım kalori 1,800 - 2,000'e kadar az olabiliyor. Bu çok büyük bir fark. Bunun kısmen sebebi, kısıtlı kalorili beslenme programında uzun süre kalmanın yol açtığı metabolik yavaşlama ve vücudun set yağ değerinin vücut ağırlığı sabitlendiği noktanın çok altına inmiş olması. Demek istediğim, muhafaza etmek için aldığınız kalori miktarının her türlü vücut ağırlığı ve vücut kompozisyonu kombinasyonuna uygun bir aralığı vardır. Peki süreli değişen hedefin çözümü nedir? Size önce kullanışlı bir çözüm sunacağım, sonra da ideal olan çözümü vereceğim. Her ikisini de vermemin sebebi ideal olanı her zaman kullanamayacak olmanız.

TEMEL KALORİ ALIMI HESAPLAMASI;
                    Vücut ağırlığınızı tartın. Kg ile ölçüyorsanız 22 ile çarpın. Lbs ölçü birimini kullanıyorsanız onla çarpın. Sonra o rakamı, aşağıda listelediğim aktivite çarpanlarındaki aralıklardan biriyle çarpın. Bu bize kalori alımınız için ortalama bir aralık verecek. Aktivite çarpanlarını özellikle ağırlık kaldıran insanlar için tasarladım. Çoğu buna benzer çarpan tablosunun yaptığı gibi genel aktiviteyi egzersizle toplamaktansa gün içindeki aktivitenizi bir haftada sık yaptığınız yoğun antrenmanlarla kombine ediyor.
RESMİ BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ!
VERİ BAZLI HESAPLAMA;
                    İdeal olan, çarpım tablosu kullanmadan, direkt verileri kullanmak... Ne yediğinize bakın ve kilonuzu takip edin. Tek yapmanız gereken birkaç hafta boyunca istikrarlı olmak ve gözlemlemek. Nasıl yapacağınızdan bahsedelim. İki hafta boyunca günlük kalori alımınızı bir kenara yazın, sonra her iki hafta için de yedi günün ortalamasını alın ve yediye bölün. Vücut ağırlığınız için de aynı şeyi yapın. Her gün, aynı durumda ratıya çıkın ve kilosunuz nasıl değiştiğini takip ederek yedi günlük ortalamanızı hesaplayın..

                    Biliyoruz ki günde 1.000 kalori yakarak bir haftada vücut ağırlığınızdan 1kg verebilirsiniz. Fazlalığınız varsa tersi de aşağı yukarı doğru. Bunu şöyle örneklendirebiliriz.

                    Birinci hafta, günde ortalama 3.270 kalori yiyerek kilonuz ortalama 92,1kg oldu. İkinci hafta, günde 3,300 kalori ile ortalama 91,9kg oldu. Bu da günde ortalama 3.300 kalori alarak aşağı yukarı 200 gram verdiğiniz anlamına geliyor. Bir haftada 1 kilo vermek yaklaşık 1.000 kalori yakmanız demek olduğunu biliyoruz. Bu yüzden hesabımız 0,2x1.000 şeklinde olacak (günde ortalama 200 kalori yakmanız demek).

                    Şimdiye bunlar %100 doğru değil, bunu bilmek lazım. Yedi günün ortalaması bile vücudunuzun su oranındaki değişiklikler veya başka faktörlerden etkilenebilir. Fakat bu yöntem çarpım tablosundan çok daha verimli ve bu noktadan sonra zamanla kendinize göre ayarlayabilirsiniz. Bu örnekte muhafaza için aldığınız kalori miktarı 3.500 olarak gözüküyor. "Verilen kilonun oranı ne kadar hızlı olursa güç ve yağsız kas kütlenizi kaybetme riskiniz de o kadar çok olur."

SONRAKİ ADIMINIZ;
                    Artık üzerinde çalışabileceğiniz bir şey var. Kilonuzu korumak için ne yapmanız gerektiğini biliyorsanız kilo almak yada vermek için ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz demektir. Ne kadar kaloriye ihtiyacınız olduğunu bildiğiniz zaman kalorilerin nereden geldiğini düşünmeye başlayabilirsiniz. Öncelik protein, karbonhidrat ve yağ dağılımında. Vücudunuzda her birinin önemli fonksiyonları var ve en başta da konuştuğumuz gibi onları ihtiyacınız doğrultusunda doğru kombinasyonlarda almak kilit unsurlardan bir tanesi.

                    Nereden başlayacağınızı bildiğiniz zaman, nereye gideceğinize bakabilir ve kilo verme oranınızı hesaplayabilirsiniz. (12 yada 16 haftalık klasik yarışmaya hazırlık diyetiyle olabilir mesela). Bunu yaparken, verdiğiniz kilonun oranı ne kadar hızlı olursa güç ve yağsız kas kütlenizi kaybetme riskiniz de o kadar çok olur bunu unutmayın! Ayrıca ne kadar hızlı kilo verirseniz, metabolik adaptasyon oranı da o kadar ekstrem olur.

NE KAYBEDERSİNİZ Kİ?
                    Kayıpları hafifletecek ve azaltacak en uygun verebileceğiniz kilo oranı ne o zaman? Bir haftada vücut ağırlığının yaklaşık %0,5-1'i. bu hem erkekler hemde kadınlar için geçerli. Altını çizmemiz gereken bir şey daha var, bu genellikle fazla kilolu olmayan vücut geliştiriciler için geçerli. Vücudunuzda, ihtiyaç fazlası 12kg yağ varsa, on rakamın sadece 24'te biri olacağı için haftada yarım kilo vermek gayet makul. Bu gayet mantıklı. Ama sahne kilonuzun 2kg üzerindeyseniz de haftada yarım kilo vermeyi beklemeli misiniz? Hayır. Yani siz yağlarınız azaldıkça bir haftada vermek istediğiniz kilo miktarı da azalır. O rakamın 24'te biri 83 kilo.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Altın Otu Faydaları ve Zararları Nelerdir?

                 Uzunluğu ortalama 60 santimetreye kadar çıkabilen bu bitki sarı renklidir ve top gibi olan çiçekleri saplarının üstünde küçük gruplar halinde ve şemsiye görünümündedir. Kurutulduğunda dahi kendine özgü parlak sarı rengini korumaya devam eden altın otu bu nedenle süsleme amacıyla da farklı birçok sektörde değerlendirilmektedir. Hoş görüntüsünün yanı sıra doğanın en önemli şifa kaynaklarından biridir.
FAYDALARI;
                 Mide özsuyunu artırır. Hemoroit tedavisinde şişlikleri dindirici olarak tercih edilir. İdrar söktürücüdür ve idrar kanallarını temizler. Pankreas ve safra kesesinin salgılarını artırır. Safra taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Romatizma ağrılarına ve kireçlenme problemlerine iyi gelir. Cildi sıkılaştırıcı özelliği ile yaşlanmayla meydana gelen kırışıklıklar üzerinde oldukça etkilidir. Tokluk hissi sağladığı için diyet döneminde kilo verilmesini kolaylaştırır. Gastrit gibi mide yanması problemlerine iyi gelir.

                 Pelin otu ile birlikte ezilerek merhem haline getirildiğinde iltihaplanmış yaralar üzerinde olumlu etkilerini gösterir. Varis sorunlarını iyileştirir ve yeni varis oluşumunu engeller. Yemeklerden sonra tüketildiğinde hazmı kolaylaştırıcı etkileri ile de bilinir. Egzama yada siğile benzer vücut yaraları üzerine doğrudan uygulanabilir. Doğal bir cilt nemlendirici olarak tercih edilebilir. Cilt gözeneklerini açar ve cildi derinlemesine temizler.

KULLANILIŞI;

Çay: Önceden kaynatılan ve sıcak halde bulunan yarım litre suya 1 çorba kaşığı kıyılmış altın otu ilave edilir. Yaklaşık 10 dakika boyunca demlenmeye bırakılır ve arzu edilirse içerisine ıhlamır yada kuşburnu eklenebilir. Süzülerek içilir. Sıcak şekilde tüketilmesi gereken bu bitkisel içecek günde üç kez yemeklerden önce içildiği takdirde bir iki hafta içerisinde olumlu etkilerini göstermeye başlayacaktır.

Losyon: Cilt rahatsızlıkları için bu su ılık veya soğuk olarak cilde de sürülebilir.

Krem: Aynı miktar kıyılmış pelin otuyla pişirilir, sıcakken sulu sulu bir kaba alınır ezilerek krem haline getirirlir. Kuru ciltler için az bir miktar kaliteli zeytinyağı katılıp macun haline getirilir ve temiz cilde uygulanır.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Hayat Koşuşturmasında Hayatı Iskalamak!

                   O kadar titiz yaşamaya çalışıyor, gündelik hayatımızda o kadar çok detaylarla uğraşıyoruz ki, çoğu zaman hayatımızın ana hatları üzerinde düşünmeye vakit bulamıyoruz veya en azından, bu bize gereksizmiş gibi görünüyor. Halbuki detaylardan önce olmazsa olmazlara yönelsek belki de daha kolaylaşacak hayat. Belki daha çekilir hale gelecek, hele günümüz koşuşturması içinde. O kadar yoğunuz ki, o kadar vaktimiz yok ki, her şeye yetişmeye çalışırken hiçbir şeyi yakalayamıyoruz. Günler, haftalar, aylar ve yıllar, zamanın tüm kavramları akıp giderken kazanç zannettiğimiz kayıplarımız kalıyor bize hayatın tortusu olarak.
                   Mevsimsel olarak ilkbahara denk gelmesi de insanın hayatında yeni bir başlangıcı çağrıştırır bize. Yeni bir başlangıç için hazırlanmak gerektiğini biliriz hepimiz. Yeni bir başlangıç da isteriz her zaman, eskiden bıkarak. Ancak başlangıçların kendilinden olmadığını gözden kaçırırız daima. Başlangıç bizim karar verdiğimiz ve harekete yeltendiğimiz bir sürecin ilk adımıdır. Bu süreç ise yenilenmektir. Yenilenmek ve yenilik isteyen biri başlangıç yapmaya meyilli olur. Biz istemezsek kimse bizi zorlayamaz, işitmek istemezsek kimse bize duyuramaz ve görmek istemezsek kimse bize gösteremez.

                   Hayat her an yenilenmemizi ve yeni başlangıçlar yapmamızı bekler. Yeni kıyafetler, yeni evler, yeni dostlar hayatımızdaki vazgeçemediğimiz olgulardır. Ancak ruhani anlamda yenilenmek bizi çok da fazla ilgilendirmiyor aslında. Görünen maddeyle uğraşmak, duygu ve değerlerden boşalmış bir dünyanın dayattığı eğilimlerle uyum içinde yaşamayı mecbur kılıyor sanki. Kısacası, maneviyattan boşalmış maddesel bireyler olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Hal böyle olunca da yenilenmek kavramı anlamsızlaşıyor. 

                   Acaba insan öğrenebildi mi bu yenilenmeyi? Dünyanın en zor mesleklerinden biridir eğitim ve öğretim. Ne öğrenebildik ne de biri öğretmeyi başarabildi. Çünkü istemedik. Yenilenmek için sevmeye, yenilenmek için hizmete, yenilenmek için fedakarlığa, yenilenmek için biraz da bedel ödemeye hazır olmamız gerekiyor. İnsanın insanı sevmesi, insanın insana hizmet etmesi, insanın insan olması, insanca yaşaması demekti. Özgür iradesini kullandı insan, yiten değerlere bağlandı ve yitirdi onları da... Dilemek de yetmez, çabalamamız gerekiyor. Bize mutsuzluk veren eski yaşantımızı üzerimizden sıyırıp atma zamanı, düşüncede ve ruhta yenilenme zamanı, gerçek doğruluğu bulma zamanı, maneviyatımıza sahip çıkma zamanı, uyanış zamanı, kısaca diriliş zamanı....

Hayatımızı değiştirmek, kendimizi mutlu etmek bizim elimizde.
Sadece birileri için yaşamayın, yalnızca kendiniz için de birşeyler yapın.
O zaman hayata bakış açınız, hayatı yaşama şekliniz değişecektir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Ruh Sağlığı Uzmanı Neden Önemlidir!

                   Psikiyatride "stigma"; etiketlenmek, damgalanmak anlamında kullanılır. Modernleşme, eğitim seviyesinin yükselmesi, bilgiye kolayca ulaşabilme imkanı günümüz insanına dair özellikler olsa da, psikiyatrik hastalıklar ve tedavisi söz konusu olduğunda, etiketlenme korkusu hala toplumsal bir gerçeklik olarak farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. En çok bir psikiyatri uzmanına yada bir psikoloğa başvururken, kişinin yaşamış olduğu çekinme yada çevreden gelebilecek yersiz eleştiri ve küçümsemeye maruz kalma endişesi şeklinde karşımıza çıkar. Daha uç bir örnek olarak toplum tarafından dışsallaştırılmak vardır. Bu nedenle etiketlenme korkusu psikiyatride doğru tedaviye ulaşmayı engelleyen ana faktörlerden biridir.
                   Gerçekten de vücudumuzda geçmeyen herhangi bir ağrıya karşılık "böyle giderse bir doktora görünmeliyim" düşüncesi gibi bir düşüncenin, psikiyatrik hastalıklar söz konusu olduğunda aklımıza bu kadar kolay gelmediği, gelse de eyleme geçmenin kolay olmadığı aşikardır. Geçmişten bugüne gelmiş kulaktan dolma bilgilerle oluşmuş ön yargılar, insanın aslında bilinmeyenden korkma ve farklı olanı dışsallaştırma eğilimi gibi birçok sebep, zaman içinde insanların psikiyatriye korkutucu anlamlar yüklemesine sebep olmuştur. Psikiyatri hastanelerinde gözetim altında tutulan ağır hastaların gelmesi, onca bilimsel gelişmelere ve yeniliklere rağmen ön yargıların ve bilgi eksikliğinin en açık örneğidir. Kendimizi, bilinçaltı uzmanı, yaşam koçu, bilmem ne terapisti olarak tanımlayan ancak hiçbir üniversitede yada Tıp fakültesinde böyle bir eğitim branşının olmadığı değişik unvanlı kişilere daha kolay emanet edebilmemizin altında bile bu ön yargılar bulunmaktadır. Psikiyatriste yada psikoloğa gitmek yerine, bilinçaltı uzmanına gidebilmek daha kolay gelmektedir.

NOT: (Bilincimizin altı yoktur, psikolojide bilinç dışı diye bir kavram vardır).

                   Psikiyatrinin kapsamı son yüzyılda diğer tıp bilimleri gibi büyük ölçüde genişlemiştir. Psikiyatrinin ilgi alanı sadece kronik ve ağır psikopatolojilerden oluşmamaktadır. Günümüzde hastalık bile olmayan, sadece stres etkenleri ile ilişkili ortaya çıkan sorunlar yada kaygı, endişe, panik atak, depresyon gibi psikopatolojinin herkeste ortaya çıkacak yansımaları kadar, boşanma, aldatılma, sevilen birinin ölümcül kaybı, ağır örseleyici yaşam olayları gibi insana özgü her türlü yaşantısal olaylar, ruh sağlığı uzmanlarının çalışma konuları arasındadır. Ayrıca psikiyatrik rahatsızlıkların çok büyük bir oranı biyolojik kökenli, beyin rahatsızlıklarıdır.

                   Bu şu demektir; kanser geniniz yoksa tetikleyici etmenlere (ağır stres, sigara kullanımı vs.) maruz kalsanız bile kanser olamazsınız ama genlerinizde kanser riski varsa tetikleyicilerle birlikte kanser hastalığına yakalanma olasılığınız yüksektir. Psikiyatride de şizofreni, manik depresif bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk (takıntı hastalığı), depresyon, anksiyete gibi birçok rahatsızlığın ortaya çıkışında, tıpkı kanser örneğinde olduğu gibi en az psikolojik etmenler kadar biyolojik yatkınlık önemli bir etmendir. Bu açıdan bakıldığında ve sağlığın fiziksel, sosyal ve ruhsal açıdan tam iyilik hali olduğu kabul edildiğinde hayatımızın herhangi bir döneminde ruh sağlığını tehtid eden bir durumla karşılaşabilmek, herhangi bir fiziksel hastalığa maruz kalmak kadar normaldir. Normal olmayan ise, tedavi almayı reddetmektir.

                   Bunu kabul edemiyor olmanın akıl ve ruh sağlığını bir beyin rahatsızlığı olarak görememekle, tedaviler ve psikoterapiler hakkında bilgi sahibi olmamak, ön yargılarla, psikiyatrinin ilgi alanının sadece ağır psikopatolojilerden ve ağır tedavilerden oluşmakta olduğuna inanmakla ilgisi vardır. Psikiyatrik tedavi, ağır ilaç kullanmak, psikoterapi ise sohbet etmek değildir. Her bir psikiyatrik rahatsızlığın ve ruh sağlığını tehtid edebilen yaşantısal durumların tespiti ve tedavisinde bilimsel araştırmalarla geliştirilmiş çoğunlukla yapılandırılmış tedavi teknikleri vardır. Tıpkı diğer tıp branşlarında olduğu gibi.

                   Fiziksel sağlığı koruma kavramı gibi ruh sağlığı koruma bilincinin oturtulması ve toplumsal düzeyde bilgi artırma çalışmalarının yürütülmesi, damgalanma engelinin azalmasında şüphesiz etkili olacaktır. Unutulmamalıdır ki, her Tıp dalında olunduğu gibi psikiyatride de doğru tedaviye zamanında ulaşabilmek, hastalık yıkımlarının ve işlevsellikteki bozulmanın azalmasına, kişinin toplumdan ayrışmadan sağlığına kavuşabilmesine olanak sağlar. Bu da psikiyatriye yönelik ön yargıların uzun vadede azalmasına sebebiyet verecektir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Yeni Trend: Katlanabilir Telefonlar...

                  Uzun yıllardır hayata geçirilmesi beklenen katlanabilir ekran özelliği, katlanabilir ekran teknolojisinin gelişmesiyle akıllı telefonlara entegre edildi. Böylelikle teknoloji devi markalar, katlanabilir telefon kategorisinde ciddi bir rekabet içine girdiler. İlk olarak Ekim 2018'de Royale adlı firmanın tanıttığı FlexPai adlı cihaz ile katlanabilir telefonlar ticari olarak kullanılmaya başlanmıştı. Büyük telefon üreticilerinin de bu yeni konsepte ne zaman uyum sağlayacağı tartışılırken Samsung ve Huawei, yeni telefonları ile ilk adımı attılar.
                  İlk tanıtılan telefon Samsung'un katlanabilir telefonu Galaxy Fold oldu. Şubat ayında ABD'de düzenlenen MWC 2019 etkinliğinde tanıtılan yeni telefon oldukça ses getirdi. Samsung'un "Galaxy Fold"u tanıtmasından sadece iki gün sonra Çinli rakibi Huawei, yeni telefonu "Mate X" ile rakibine meydan okudu. Öyle ki Huawei, yeni telefonu Mate X'i sunarken Galaxy Fold ile kıyaslayarak rekabeti daha da kızıştırdı.

                  Birbirinden çok farklı tasarımlara sahip her iki telefon da çok iyi özellikler sunuyor. Galaxy Fold, içeri doğru katlanabilen 7,3 inç'lik ekrana sahip. Bu tasarım, cihazın ekranını katlı haldeyken düşme ve darbelere karşı koruyor. Aynı zamanda cihazın dışında 4,6 inç'lik bir ekran mevcut. Diğer tarafta Mate X, dışa doğru katlanan bir ekrana sahip. Katlanmış haldeyken önce 6,6 inç ve arkada 6,38 inç boyutlarında iki yönlü bir ekran deneyimi sunan cihaz, açık haldeyken de 8 inç'lik OLED çerçevesiz bir ekrana dönüşüyor. Huawei'nin cihazı, katlanmış haldeyken hem önce hem de arkada bir ekrana sahip olduğu için Samsung'un aksine sağlamlık konusunda akıllarda soru işareti bırakıyor.

                  Samsung ve Huawei'nin ardından diğer markalar da katlanabilir telefonlarını bir an önce satışa sunarak rekabete katılmayı hedefliyorlar. Bu firmalardan biri de Motorola olacak. Motorola'nın üzerinde çalıştığı bilinen katlanabilir akıllı telefon "Razr V4" diğer markaların aksine katlanabilir ekran teknolojisini farklı bir amaç için kullanıyor. Samsung ve Huawei'de ekran boyutunu iki katına çıkarılarak daha büyük bir ekran sunulurken, Motorola'nın Razr V4'ün ekranı içe doğru katlanarak, cihazın boyutunun yarıya düşürülmesi planlanıyor.
HUAWEİ MATE X
                  Telefonlarda tasarımsal anlamda böyle büyük bir değişikliği görünce aklımda bir kaç soru oluşmadı değil. Katlanabilir ekranlara gerçekten ihtiyacımız var mı? Telefonların ekranları gittikçe büyüyüt fakat kalınlıkları ve ağırlıkları da artıyor. Katlanabilir telefonlar, tamamen yeni bir platform olduğu için hemen hemen her uygulama ve yazılım için özel bir kullanıcı arayüzüne de ihtiyaç duyulacak. Fakat fiyat konusuna gelecek olursak, bizleri oldukça yüksek rakamlar bekliyor. Mevcut telefonlara baktığımızda Samsung Galaxy Fold modeli 1890 Dolar, Huawei Mate X ise 2 bin 299 Euro fiyat etiketine sahip. Henüz çok yeni olan bu teknolojinin ileride nasıl şekilleneceğini zamanla hep birlikte göreceğiz.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Evrenin Tarihçesi ...

                  Samanyolu bizim galaksimiz ve güneş sistemimizin ev sahibi. Galaksi, 13 milyar yıldan önce yani Büyük Patlama'dan birkaç milyar yıl sonra oluştu. Çapının kabaca 100.000 ışık yılını, kalınlığınınsa 1.000 ışık yılını bulduğu düşünülüyor. Yerel Grup adıyla bilinen ve Başak Süper Kümesi'nin bir parçası olan 50 galaksilik sistemin üyesi olan Samanyolu, 100 milyar kadar gezegen ve 400 milyar yıldız barındıran bir sarmal galaksi. "Şişkinlik" adıyla bilinen merkezinin etrafında yıldızları, yörüngelerindeki cisimleri, gaz ve tozu içeren gevşek kollardan oluşmuş yassı bir disk bulunuyor. Galaksi merkezindeyse Sagittarius A* olarak bilinen büyük kütleli bir karadelik ve karmaşık bir radyo dalgası kaynağı var.
                  Samanyolu'nun dışındaysa karanlık madde içeren bir hale ve galaksinin toplam yıldız sayısının küçük bir kısmı bulunuyor. Kimi gökbilimciler, Samanyolu'nun aslında çubuklu sarmal denen türden bir sarmal galaksi olduğunu, yani merkezindeki yıldızların çubuk biçiminde dağıldığını öne sürüyorlar. Aristo, Samanyolu hakkında ilk defa M.Ö. 300'lerin ortasında yazmış ve gökyüzündeki bu bulanık şeklin yıldızlardan oluşuyor olabileceğine inanan diğer Yunan felsefecilerden ayrılmıştı. Aristo bunun çok büyük yıldızlar kümesinden gelen ateşli bir şey olduğuna ve Dünya atmosferi içinde bulunduğuna inanıyordu. Gökbilimciler Samanyolu'nun gerçek doğasına dair spekülasyonlarını sürdürdüler, ta ki Galileo 1610 yılında Samanyolu'nun akıllara durgunluk verecek kadar çok yıldızdan oluştuğunu öne sürene kadar.

                  Immanuel Kant ise 1755'te Samanyolu'nun döndüğünü ve kütleçekim kuvveti sayesinde bir arada durduğunu buldu. Ondan 30 yıl sonra William Herschel, Samanyolu'nun biçimini ve Güneş'in galaksideki konumunu, görülebilir yıldızları sayıp yerlerini kaydederek tarif etmeye çalıştı. Nihayet 1920'lerde Edwin Hubble, Samanyolu'nun ötesinde bulutsular olduğu sonucuna vardı ve evrende başka galaksiler olduğunu kanıtladı. Hubble, aynı zamanda bugün kullandığımız galaksi sınıflandırma sistemini (sarmal, eliptik ve düzensiz galaksiler) oluşturdu.

                  Tüm gözlemlere rağmen Samanyolu hala gizemini koruyor. Samanyolu'nun gerçek büyüklüğünü ve konumunu belirlemek gerçekten zor oldu. Herschel ve ondan önceki gökbilimciler, güneş sistemimizin Samanyolu'nun ortasında olduğuna inanıyorlardı çünkü gökyüzüne baktığımızda yıldızların neredeyse eşit dağıldığını görüyoruz. Samanyolu'nun gerçek büyüklüğünü hesaplamak için birkaç farklı dolaylı yöntem denendi. Bunlar arasında bazı yıldızların periyot-parlaklık bağıntısı da var. Kimi yıldızların parlaklığı, önceden kestirilebilir bir desen sergileyerek değişiyor ve bunu görünür büyüklükle birlikte ölçerek uzaklık tahmini yürütmek olanaklı.

                  20.yüzyıl başında Harlow Shapley adlı bir gökbilimci, bu ölçümleri kullanarak Samanyolu dışındaki küresel kümelerin uzaklığını saptadı. Hesaplara göre Güneş, galaksinin ortasında değildi ve Samanyolu'nun büyüklüğüne ilişkin kaba (ama isabetsiz) bir tahmin yürütülebilirdi. Günümüzde uzayda uçuşan gazların ve moleküllerin yaydığı ışık ve radyo dalgalarını yakalayan teleskoplar kullanarak galaksinin haritasını çıkarabiliyorlar. Samanyolu, durağan bir nesne değil, kollar merkezinin etrafında dönüyor ama aynı zamanda Büyük Çekici adıyla bilinen büyük bir kütleçekimsel anormalliğin yönünde de hareket ediyor. Galaksimizin yörüngesinde dönen başka galaksilerde var. Bunlardan en büyük ikisi olan Küçük Macellan Bulutu ve Büyük Macellan Bulutu, yörüngede dönerken karanlık maddenin varlığı yüzünden Samanyolu'nun diskinde titreşimli bir bozulma meydana getiriyor. Işık ve diğer atmosferik kirlenme türleri yüzünden Samanyolu'nu Dünya'dan çıplak gözle seçmek zor. Samanyolu en çok iyi şekilde kırsal gölgelerde berrak gecelerde, gökyüzü boyunca uzanan hafif, bulanık bir bulut şeridi gibi görünüyor. Diğer taraftan, ışık kirliliği haritalarına internetten ulaşılabiliyor ve yerel gökbilim kulüpleri de Samanyolu'nun en rahat izlenebileceği yeri öğrenmede yararlı olabilir.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Okyanus'un İçinde Mikrop Bulundu

                 Japon Denizi'nde, yaşamı dondurucu soğuğun ve yoğun basıncın belirlediği okyanus dibinin metrelerce altına gömülü çok dirençli mikroplar yaşıyor. Burada yaşama sırrı ne mi? Küçük mineral taneciklerindeki girintilerde toplanıyorlar ve bunlar daha sonra derin deniz kristallerinin içinde mühürlenip kalıyor. Bilim insanları kristallere hapsolmuş bu mikropları gaz hidratlardan (okyanusta çok soğukta ve aşırı basınç altında gaz ve sudan oluşan kristalsi katılardan) örnek topladıkları Joetsu Havzası'nda, bir sefere çıktıklarında keşfetti. 
                 Araştırmacılar Japonya'nın batı kıyısında deniz dibinden toplanan hidratları incelediklerinde bunlardan bazılarında dolomit adlı bir mineralin taneciklerinin bulunduğunu gördüler. Hidratlar çok büyüktü (beş metre olanları vardı) ama dolomit tanecikleri çok küçük, yaklaşık 30 mikron çaplıydı. Araştırmacılar, hidratları kimyasal olarak gaz ve suya ayrıştırınca, geri kalanlar arasında dolomiti buldu. 

                 Taneciklerdeki koyu noktaların flüoresan maddeyle boyanması, morötesi ışıkta parlayan genetik materyal taşıdıklarını ortaya çıkardı. Bilim insanlarının AGU toplantısında açıkladığına göre bu, yüksek yoğunlukta mikrobiyal maddenin temsilcisi. Mikropların gaz hidratları civarında yaşadığı biliniyor ama bu mikrop kiracıların hidratların içindeki mineral taneciklerinde yaşadığını öğrenmek şaşırtıcıydı.

                 Bu dolomit kristallerine hapsolmuş mikroorganizmaların bilinen ilk örneği olsa da okyanusların başka yerlerinde, gaz hidratların tuzlu odacıklarında yaşayan başka fırsatçı mikroorganizmalar da olabilir. Hatta Mars gibi gezegenlerdeki basınç ve sıcaklık koşulları, gaz hidratları biçimlendirmeye uygun olabilir ve araştırmacıların yazdığına göre, Mars mikroplarını barındırabilir. Japon Denizi'nde bulunan, mikropların yaşadığı dolomitler Mars meteorlarında bulunan minerallerden çok da farklı değil. Bu da akla, Kızıl Gezegen'in Dünya'daki dolomitler gibi mikrobiyal yaşamı destekleyebileceğini getiriyor.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

Evi Ev Yapan Dekorasyon Fikirleri

                  "Mükemmeliyet sıkıcıdır, haydi biraz saçmalayalım!" mottosuyla genellikle kendi evlerini ve buralardaki yenileme, dekorasyon süreçlerini blogunda paylaşan Emily, erkek kardeşi ve eşinin teklifi üzerine emlak sektörü için dekorasyon yapma işine de el atmış. Kardeşlerin ilk projesi aynı zamanda memleketleri de olan Portland'da, bir koruluğun içinde yer alan 1980 yapımı ev, 850 bin dolara satın aldıkları yapıyı bir yıllık renovasyon sürecinin ardından geçen yıl yaklaşık 2,3 milyon dolara satmışlar. Orjinali toplam 2.8 dönüm çam korusu üzerine yerleşmiş, önden bir, arkadan iki katlı, 325 metrekarelik bir yapı bu, ama yapılan eklemelerle kullanım alanı yaklaşık 450 metrekareye çıkarılmış.

                  Orjinal binanın mütevazı yapısını, halihazırdaki ucuz malzemeleri evin bir parçası olduğu üst düzey mahallenin standartlarına çıkarabilmek adına evde çok ciddi bir renovasyon çalışması yapılması. Öncellikle çevredeki evlerin stil ve boyutlarını analiz eden Emily yaptığı kat eklemesinin boyutuna, evin nihai görüntüsüne bu çalışmalar sonunda karar vermiş. Evin orjinal planında giriş katı olan bölümdeki ebeveyn yatak odası daha sonra eklenen üst kata alınmış ve bu yeni kata ebeveyn yatak odası daha sonra eklenen üst kata alınmış ve bu yeni kata ebeveyn banyosuyla birlikte bir giyim, iki yatak odası be bir banyo daha eklenmiş. Ortaya toplamda 3 katlı, 5 yatak odalı, 3 banyolu, yaşama/dinlenme/çalışma ve medya odaları, açık ve kapalı terasları olan geniş ve ferah bir ev çıkmış.
                  Geleneksel Amerikan kır evi stilindeki mütevazı bir yapıyı zamansız, klasik ve moderni doğru oranda harmanlayan eşsiz bir stil çerçevesinde yeniden düzenleme işinde Emily eve bolca pencere eklemiş yada varolan pencereleri büyütmüş. Hem boyut hem de iç mekan kalitesi olarak bambaşka bir görüntüye kavuşan evin giriş katındaki en önemli değişim, yan ve arka cephe boyunca uzanan L şeklinde kesintisiz bir yaşam alanı yaratılmış olması. Evin giriş kapısından girildiğinde sol tarafta kalan yaşam alanına iki basamakla iniliyor. Ön cepheye bakan cumbalı penceresi ve mevcut şöminenin yeri değiştirilmemiş. Yaşam alanı, eskiden yatak odası olan ama duvarları yıkılan bölümle birleşiyor. Evin arka cephesine bakan ve yine iki basamakla çıkılan bu bölüm yemek bölümü olarak değerlendirilmiş ve mutfağa kadar uzanan ve tüm arka cephe boyunca ilerleyen bir açık plan düzeni yaratılmış.

                  Yeni düzende muhteşem doğa manzarasına açılan mutfak, yaşama ve yemek alanları birbirine akıyor. Arka cephe boyunca çift kanatlı kapılar yerleştirilip kapalı alan, terasa açılabilir hale getirilmiş. Mevcut yapıda evin tam kalbinde yer alan ve ofis olarak kullanılan dev odanın büyük bir kısmı artık üst kata çıkan merdivene ev sahipliği yapsa da giriş katında küçük bir çalışma odasına da yer kalmış. Renovasyon sürecinin tüm aşamalarını, oda oda kişisel blogu ve instagramdan takipçileriyle paylaşan Emily, "İlk kez böyle bir stil uyguladım" diyor. "Los Angeles'taki evimiz rahat, kulübe tarzı bir ev. Burada ise daha çok eski ve büyük malikaneler var. Elimizdeki mütevazı evi mahalledeki diğer evlerle boy ölçüşecek hale getirmek için öncellikle ciddi bir yıkım, daha sonra inşa işine giriştik. İşin planlamasında profesyonel bir ekiple çalıştık, bir mimar ve inşaat firmasından yardım aldık" diyen Emily, tasarımın başlangıç noktasının doğal ve yapay ışığın kullanımı olduğunu söylüyor. "Los Angeles'ın gölgeli terasları kadar, içi ışıkla yıkanan evlerini de seviyorum. Bu yüzden eve sadece yeni pencere ve kapılar değil, Velux marka çatı ışıklıkları da yerleştirdik. Bu tür uygulamalar, bunun gibi bir koruluğun içinde yer alan bir evin içine doğal ışığı çekmek açısından büyük önem taşıyor".

                  Konu yapay aydınlatma olduğunda ise genellikle yerden aydınlatmayı tercih ettiğini vurguluyor. "Birçok iç mimar aplik kullanmayı sevmez. Genellikle ışık kaynağını görmedikleri bir düzeni tercih ederler. Bana göre bir mekana ev atmosferini veren en önemli öğe aydınlatmadır. Yapay ışığın ana kaynağı her zaman tavanın ortasından sarkan bir avize olmak zorunda değil. Örneğin ana yaşam alanı, evin diğer bölümlerine göre daha yüksek tavanlı olmasına rağmen burada tam göz hizasında duvar aplikleri ve lambader, masa lambası gibi hareketli ışık kaynaklarını tercih ettik".

                  Emily tasarım sürecini "çok sade, hatta basit gibi görünen her detayın altında günlerce haftalarca süren çok ciddi bir tasarım/karar süreci var" sözleriyle anlatıyor. İlk izlenimin her şey olduğunu sözlerine ekleyen Emily, özellikle merdiven tasarımının bu ilk izlenimde çok önemli bir yeri olduğunu savunuyor. Eve sonradan eklenen üst katta yer alan ebeveyn yatak odasında, bir butik otel süiti havası yakalamak isteyen tasarımcı, tavanın tam ortasında bir çatı ışıklığı yaratmakla işe başlamış. Ardından odanın kısa kenarlarından birine bir şömine yerleştirmiş. Muhteşem bir orman manzarasına sahip olan üst katın hem manzara, hem de gün ışığından yararlanabilmesi için bolca pencere kullanılmış. Pencelerelerin iç kısmında gri kumaş storlar yer alıyor. Evin kalanı gibi, burada da beyazla siyah arasındaki sert kontrast, griler ve ahşap tonlarıyla yumuşatılmış.
Yazımızı Paylaşabilirsiniz:

BLOG YAZILARIMIZA ABONE OLUN

ELEKTRİK / ELEKTRONİK İŞLERİNİZ !!!

~~~~~~Bilgisayar Tamiri, Bilgisayar Bakım ve Onarım, Bilgisayar Yazılım ve Donanım, Elektrik Tamir ve Kurulum, Her tür Elektronik İşleri, Güvenlik Kamerası Montajı ve Tamiri, Alarm Sistemleri, Otomatik Kapı Sistemleri Tamir ve Onarım, Yangın Alarmı Sistemleri Tamiri YAPILIR... Devamını OKU>>>

Sponsorumuz Olmak İster Misiniz?

Blogumuzun Arşivi

DOST SİTELER

Kahin Martinez ~ Rüya Tabirleri ~ WeblonG ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ Site Ekle ~ ~ Site Ekle ~ Site